|
ÇAĞIN VEBASI ÇAĞIN
HASTALIĞI DEPRESYON
GENEL OLARAK
DEPRESYON NEDİR KAÇ ÇEŞİT DEPRESYON HASTALIĞI VARDIR…
EVET ARTIK
DEPRESYON TEDAVİ EDİLEBİLEN BİR HASTALIKTIR.
1. Depresyon nedir?
Depresyon ruh halinizi,
hislerinizi, davranışlarınızı, ve ruh sağlığınızı etkileyen bir
hastalıktır. Depresyonun bir halsizlik kendi kendinize
çözebileceğiniz bir sorun olmayıp, biyolojik temelli ve tıbbi
olarak tedavi edilmesi gereken bir hastalık olduğunun bilinmesi
gerekir.
2. Depresyon (çökkünlük)
sanıldığı kadar sık mı?
Genel klinik tıpta, depresyon en
yaygın ruhsal bozukluktur. Hastalığın ortaya çıkışına neden olan
etkenlerin belirlenmesi çalışmalarında ve klinik araştırmalar
ayaktan izlenen hastaların % 12-36'sı ile, yatarak tedavi gören
hastaların % 30-58'inde depresif belirtilerin geliştiğini
göstermektedir. Yatan hastaların % 11-26'sında ise klinik
anlamda depresyon tablosu gelişmektedir. Bu hastaların 9ö
25'inde depresyon fiziksel hastalık öncesinde ortaya çıkmakta
iken, % 75'inde depresyon fiziksel hastalıktan sonra, hastalığa
ve etkilerine tepki biçiminde gelişmektedir.
3. Depresif belirtiler ile
depresyon farklı mıdır?
Depresif belirtiler, genellikle
günlük yaşam olayları sonrası kişilerin olumsuz etkilenmeleri ve
buna karşı oluşturdukları, kendilerinden ve çevrelerinden
hoşnutsuzluk duygusunun yarattığı belirtilerdir. Genellikle bu
belirtilere yol açan neden ortadan kalktığında ya da kişi duruma
uyum sağladığında geçicidir. Depresyon ise kişinin yaşam
kalitesini düşüren (insan ilişkilerinde olumsuzluk, iş veriminde
düşme vb), adeta yok olma biçiminde ortaya çıkan bir hastalıktır
ve mutlaka tedavi gerekir.
4. Depresyonun ilk belirtileri
nelerdir ?
Öncelikle kişinin kendine
saygısının azalması, aşırı yorgunluk, kendini suçlayıcı biçimde
eleştirme ve uyku bozuklukları (aşırı uyuma, uykuya dalamama,
uykuların bölünmesi gibi) ilk belirtilerdendir. Daha sonraki
aşamalarda kişi hiçbir işe yaramadığı, hatta yaşamaya
değmeyeceği düşüncesi ile intihar edebilir.
5. Depresyon kronikleşir mi?
Depresyonun kronikleşme eğilimi
saptanmıştır. Depresyon tanısı konduğunda, uygun olmayan tedavi
depresyonun kronikleşme olasılığını arttırır. Özellikle kısa
süreli (1 ay ya da daha az) antidepresan tedavi sonrası hastalık
belirtileri yatışsa bile, tedavinin sürdürülmesinde (6 ay) yarar
vardır ve kronikleşme olasılığı düşer.
6. Depresyon sıklığında
cinsiyetin önemi var mıdır?
Depresyon, kadınlarda erkeklere
göre daha sık görülür.
7. Antidepresanların depresyon
dışında kullanımı gerekli midir?
Antidepresanların büyük bir
kısmında anksiyolitik özellikler de bulunur. Ancak her durumda,
örneğin yakının ölümü, onkolojik bir hastalık, hipertansiyon vb.
kullanımı kişiye yarar yerine zarar getirebilir. Uygunsuz
antidepresan kullanımı, yakınını kaybetmiş kişilerde uzamış yas
sendromuna, onkolojik hastalıklarda fizyolojik ruhsal
savunuların oluşmamasına ve hipertansiyonda aritmilere neden
olabilir.
8. Depresyona yol açan etkenler
nelerdir?
Son yıllardaki çalışmalar,
depresyonun biyolojik kaynaklı bir rahatsızlık olduğuna işaret
etmektedir. Özellikle majör depresyonda, genetik yatkınlık ve
beynin biyolojik dengesindeki bozuklukların, ortaya çıkarıcı
faktörler olduğu kanıtlamıştır. Ancak kişilerin yaşamı algılayış
biçimleri ve kültürel etkenler de halen, en azından tetikleyici
neden olarak önemini korumaktadır. Kısaca ruhsal hastalıkların
hemen hepsinde olduğu qibi hastalığın ortaya çıkışına neden olan
etkenlerde biyo-psikososyal etkenler önemlidir.
9. Depresyon ilaçlara bağlı
ortaya çıkabilir mi ?
İlaçlara bağlı, özellikle
antihipertansiflerin (rezerpin, metildopa, propranolol,
gustetidin, klonidin) depresyona yol açabildiği saptanmıştır.
Bunların yanı sıra östrojen, progesteron, kortizon preparatları
ile vinkristin, vinblastin gibi anti tümör ilaçların da
depresyona yol açtığı bilinmektedir. O nedenle bu ilaçlar
uygulanırken, depresyon konusunda uyanık olunmalıdır.
10. Her antidepresan, her tip
depresyonu tedavi eder mi?
Depresyon tedavisinde antidepresan
seçimi önemlidir. Özellikle ayaktan izlenen olgularda, uygun
antidepresan seçimi önemlidir. Çünkü uygunsuz ilaç, yan etkileri
nedeniyle kişinin ilacı kullanmasını ve tedaviyi engeller.
Çağımızın Hastalığı : Depresyon
Geçmiş yıllarda bir birey ne
kendisi, ne de çevresindeki herhangi biri için “ruh sağlığının
bozuk” olduğunu ima eden bir ifade kullanmazdı. Çünkü herhengi
birinin ruh sağlığının bozuk olması deliliğe delalet idi. Oysa
son yıllarda çevremizde “bu iş, bu ilişki veya bu durum ruh
sağlığımı bozdu”, “ruh sağlığım gün geçtikçe bozuluyor”, ruhen
sağlıklı olduğundan emin değilim” gibi ifadeleri sıklıkla duyar
olduk. Hatta daha harcıalem ve çekincesiz bir tanım olarak
algılanan ve kullanan “depresyon” kelimesi, tüm bu ifadelerin
yerini aldı. Artık 7’den, 70’e herkes, her gün, her an, her
durumda “depresyona” giriyor. Daha bir gece önce barda keyifle
kahkalar atar bıraktığınız arkadaşınız ertesi gün telefonda
“aşkımla tartıştık, ölüyorum, bitiyorum” veya “indirimler
başladı ama kredi kartlarımın limitleri dolu çok beğendiğim iki
ayakkabıyı alamıyorum” ya da “bizim takım maçı kaybetti” gibi
nedenlerle depresyona girdiğini söyleyebiliyor. Gerçekten
depresyona girmek bu kadar sudan sebeplerle oluşabilecek, pek de
ciddiye alınmaması gereken çünkü kendiliğinden geçebilecek ve
moralin bozuk olduğu her türlü durumu tanımlayan bir “şey”
midir? Yoksa kendimize ya da başkasına “depresyon” teşhisi
koymadan önce bunu ruh sağlığının ciddi biçimde bozulması olarak
görüp, tedavisi için uğraşmak mı gerekir?
Ruh sağlığımız, genel sağlığımızın
göstergesi ve ayrılmaz bir parçasıdır. Bedenimizdeki her türlü
fizyolojik değişiklik beynimizi ve ruhumuzu; beynimizdeki ve
ruhumuzdaki her türlü değişiklik ise fizyolojimizi etkiler.
Yaşam amacımız olan “mutluluğa
ulaşma”, yaratıcı ve üretken bir birey olmayı; bunu başarmak ise
bedenen sağlıklı olmanın ötesinde ruhen de sağlıklı olmayı
gerektirir.
Hepimiz zaman zaman duygu, düşünce
ve davranışlarımızda tutarsızlık, uygunsuzluk ya da yetersizlik
gösterebiliriz. Ancak bu durum sürekli, şiddetli, tekrar eden,
verimli çalışmayı ve performansı olumsuz etkileyecek, kişiler
arası ilişkilerin bozulmasına neden olacak biçim ve boyutta ise
ruh sağlığımız bozulmuştur.
Dünyada 400 milyon civarında insan
(Dünya sağlık Örgütü ve Sağlık Bakanlığı verileri 2004)
Ülkemizde ise her dört kişiden biri ruhsal bozukluk ya da sorun
yaşamaktadır. Günümüz yaşam şartları ve zorluklar bu sayıyı her
geçen gün daha da artırmaktadır. Ancak fizyolojik
rahatsızlıkların, tanımlanıp, somut ve bilimsel bir temele
dayandırılması kolaylıkla yapılmasına rağmen ruhsal sorunların
soyut ve belirsiz kavramlar olarak algılanması devam etmekte,
dolayısıyla teşhis ve tedavisi toplumda yeterince
önemsenmemektedir.
En ufak fiziksel bir rahatsızlık
belirtisinde gerek birey, gerekse çevresi endişeye kapılarak
teşhis ve tedavi için çaba harcarken ruhsal sorun yaşayan çok az
sayıdaki birey bunu bir rahatsızlık olarak algılayıp, tedavi
olma gereğini duyar. Yaşadığı sorunlar, sıkıntılar nedeniyle
çalışma verimi, performansı düşmüş, kişilerle ilişkileri
bozulmuş, yaşamdan tat alamayacak derecede mutsuz birçok kişi,
bu durumunun tedavi edilebilir bir durum olduğunu aklına bile
getirmez ve yaşamını, üstesinden gelinebilecek bir rahatsızlıkla
sürdürmeye çalışır. Oysa ruhsal sorunların birçoğu, kalp, şeker
ve hipertansiyon gibi tanımı, nedenleri, süreci, tedavisi ve
sonuçları belli rahatsızlıklardır.
Depresif bozukluk
Depresyon, günümüzün güç yaşam
koşulları altında zorlanan bireylerinde görülen en yaygın ruhsal
sorundur.
Depresyon, kendine özgü
belirtileri olan, ciddiye alınması gereken, tedavi edilmezse
aylarca hatta yıllarca sürebilen bir hastalıktır.
Her insan yaşamının bir döneminde
hüzün, keder, mutsuzluk gibi duygulanımlar yaşayabilir. Bunlar,
genellikle beklenmedik bir anda oluşan ve yaşanan olaylarla
ilişkili olup, olayın kişi için anlam ve önemine göre değişen
bir sürenin sonunda geçebilen durumlardır. Bazı kişilerde bu
duygulanımlar, daha şiddetli, aşırı boyutlarda ve daha uzun süre
yaşanır. Hatta bazen bu duruma neden olabilecek belirgin bir
durum da yoktur veya bir neden olmakla birlikte gösterilen
duygusal tepkinin süresi, şiddeti ve yoğunluğu beklenenden
fazladır. Öyle ki bu duygu durumu, kişinin kendisiyle,
çevresiyle ilişkisini bozmaya, yaşamdan tat almasını engellemeye
başlamıştır. İşte bu duygu durumundaki kişiler için “depresyon”
tanısı konulabilir.
Depresyon, keder, elem yönünde
artmış bir duygu durumu ve ruhsal çökkünlük halidir. Böylesine
yoğun üzüntülü bir duygu durumda; düşünce, konuşma ve
hareketlerde yavaşlama, güçsüzlük, değersizlik, isteksizlik,
karamsarlık duygu ve düşünceleri ile fizyolojik işlevlerde
yavaşlama gibi belirtiler görülmesine rağmen depresyon aynı
zamanda, tedaviye iyi yanıt veren ve iyileşme olasılığı yüksek
bir hastalıktır. Ancak depresyon geçirenlerin çoğunluğu, tedavi
edilebilir bir rahatsızlığı olduğunu düşünmez ve tedavi
arayışına girmezler. Özellikle toplumumuzda depresyon tedavi
gerektirir bir hastalık olarak değil de sanki normal bir yaşam
biçimi, kader veya kişilik özelliği gibi görülmektedir. Oysa
depresyon durumunda tedavi desteği almanın, birçok fiziksel
hastalık durumundan daha fazla gereği ve önemi vardır.
Depresyon, günümüz dünyasında en
sık görülen ruhsal bozukluktur. Yapılan bazı araştırmalar
sonucunda, ülkemizde depresyonun yaygınlık oranı % 9-20 olarak
saptanmıştır. Dünya Sağlık Örgütü'nün verilerine göre herhangi
bir anda dünyada 100 milyon insan depresyondadır. Depresyon
yaygın oluşunun yanı sıra, yol açtığı yeti yitimi ve riskler
nedeniyle de önem taşımaktadır. Tüm dünyada yeti yitimine neden
olma bakıımından ilk üç sıraya girmektedir. Depresyon kişilerin
mesleki başarının düşmesine ve iş kayıplarına, cinsel
bozukluklara yol açarak evlilik sorunlarına, durumun etkisinden
kurtulmak, kendini rahatlatmak için alkol ve uyuşturucu
maddelere yönelmesine, sonucunda trafik kazalarına, kavga ve
suça yönelmeye, ruh sağlığı bozuk çocuklara ve ruh sağlığı bozuk
bir toplumun oluşmasına yol açmaktadır. Depresyondaki kişilerde
sağlık harcamaları da daha yüksektir ve yaşam kalitesi ileri
düzeyde bozulabilir. Tedavi edilmezse, özellikle ağır
depresyonda, intihar riski vardır. Depresyondaki hastaların
yaklaşık 2/3' si intihar etmeyi düşünür ve %10-15'i intihar
girişiminde bulunur.
Depresyon herhangi bir zamanda
ortaya çıkabilir. Ama sıklıkla 24-40 yaşları arasında görülür.
Her 4 kadından biri ve her 10 erkekten biri hayatlarının bu
döneminde depresyonla tanışırlar. Depresyon bütün sosyal
katmanlardan insanlarda görülebilmektedir. Yani sosyoekonomik
düzey veya konumla ilgisi yoktur. Tüm insanların yaklaşık beşte
biri yaşamları boyunca en az bir kez depresyon geçirirler.
Hangi durumlar Depresyon
riskini artırır ?
• Daha önce geçirilmiş
bir depresyon öyküsü
• Ailede depresyon öyküsü, intihar girişimi
• Alkol ve/beya madde kullanımı
• Kadın olmak
• Kronik fiziksel bir hastalığın olması
• Sosyal destek sistemlerinin yetersizliği
• Yalnız yaşamak
• Başka bir psikiyatrik bozukluk olması
• Zorlayıcı yaşam olayları
• Travmatik çocukluk dönemi
• Erken dönemde (11 yaşından önce) anne kaybı
Depresyon kendini nasıl belli
eder?
• Üzüntü duygusu,
çökkünlük hali
• Kendini yalnız, güvensiz hissetme
• İçe kapanma, çevre ile ilişkide azalma, kopma
• Bir çok şeye karşı ilgi kaybı
• Artık hiç bir şeyden zevk alamama
• İsteksizlik
• Karamsarlık
• Huzursuzluk, sıkıntı ya da sinirlilik
• Değersizlik ya da suçluluk duyguları
• Uykusuzluk ya da aşırı uyku
• İştahsızlık ya da aşırı yemek yeme
• Enerjide azalma, yorgunluk, bitkinlik
• Cinsel ilgi, istek ve zevkte azalma
• Kararsızlık
• Dikkat dağınıklığı
• Dikkati toplamada güçlük
• Ölüm-intihar düşünceleri ya da girişimi
Her insan bu duygu durumlarını
zaman zaman yaşayabilir. Ama eğer, birey iki hafta gibi bir
süredir hemen, hemen her gün yaklaşık gün boyu süren bir biçimde
bu belirtilerden bazılarını yaşıyorsa, depresyonda olabilir.
”Depresyonda mıyım?” sorunuza
cevap bulmak için
•Hemen hemen her gün ve günün
büyük kısmında çökkün, üzüntülü, kederli duygu durumundaysanız,
•Her zaman yaptığınız şeylerden
eskisi gibi zevk alamıyorsanız,
•Çevrenizde olup bitenlere karşı
ilginiz azaldıysa,
•Hemen her gün yakınlarınızın da
fark ettiği şekilde konuşma, düşünce ve davranışınızda
yavaşlamadan yakınıyorsanız,
•Karar vermekte, etkinliklere
başlamakta ve sürdürmekte zorluk çekiyorsanız,
•İştahınızda azalma veya artma
varsa ve istemediğiniz halde kilo alıyor veya veriyorsanız,
•Hemen hemen her gün uykuya
dalmakta veya uykuyu sürdürmekte güçlük çekiyor yada sabahları
istemediğiniz halde erken uyanıyorsanız,
•Yorgunluk, halsizlik, bitkinlik
ve enerji kaybınız olduğunu hissediyorsanız,
•Bedeninizde nedeni bulunamayan
ağrılar, nefes darlığı, baş dönmesi, mide bulantıları, gaz
hissi, ishal-kabızlık dönemleri gibi yakınmalarınız varsa,
•Cinsel isteğiniz azalmışsa,
•Düşüncelerinizi belli bir konuya
yoğunlaştırmakta güçlük çekiyorsanız,
•Zihninizin karmakarışık olduğunu
hissediyor, basit bir kararı vermekte bile zorlanıyorsanız,
•Kendinizi değersiz, kendini
beğenmeme veya suçluluk duyguları yaşıyorsanız,
•Yineleyen biçimde "ölsem de
kurtulsam " diye düşünüyorsanız,
•Aklınıza intihar düşünceleri
takılıyor veya intihar planları yapıyorsanız, depresyonda olma
olasılığınız yüksek demektir. Bir uzman desteği almanız bu
durumu zarar görmeden, kısa sürede atlatmanıza yardımcı
olacaktır.
Depresyon en sık görülen
hastalıklardan birisidir. Depresyon görülme sıklığı erkeklerde
yüzde 12, kadınlarda ise yüzde 20-25 civarındadır. Bu da
ortalama her altı kişiden birinin hayatında en az bir kez
depresyona girdiği anlamına gelmektedir. Dünya Sağlık Örgütü'ne
göre depresyon 45 yaş altındaki insanlarda görülen en önemli
sağlık problemidir. 45 yaş üstü de dahil edildiğinde, depresyon
yine başlıca sağlık problemleri arasındaki yerini almaktadır.
Depresyon vakalarında insanlardan sadece isteksizlik şikayetleri
değil farklı şikayetler de gelmektedir. Pek çok ağrının
temelinde depresyon yatmaktadır. İş motivasyonunun azalması,
kişinin işinde verimli olamaması, kazaların, ailevi sorunların,
okul başarısızlıklarının, alkol ve madde bağımlılığının, cinsel
sorunların önemli bir kısmının temelinde depresyon yatmaktadır.
Depresyonun sayısız nedeni
bulunmaktadır. Depresyonun en iyi bilinen nedeni biyolojik
sebeptir. Depresyonda, vücutta bulunan üç kimyevi maddenin iyi
fonksiyon gösteremediği tespit edilmiştir. Ortada hiçbir sebep
yokken bazı durumlarda da kişi depresyona girebilir. Bu şekilde
yaşanacak bir depresyon durumu kimyevi maddelerin eksikliğinden
kaynaklanmaktadır. Bazı kişilerde ise yaşanan önemli bir stresin
ardından depresyon gelmektedir. Ailevi problemler, aile
hayatında mutsuzluk, eş kaybı, iş kaybı, aileden birinin
hastalığı ya da kişinin kendisinin hastalığı, alkol, uyuşturucu
madde bağımlılığı, bazı hastalıklar -özellikle beyin
hastalıkları- depresyona neden olan bazı durumlar olarak
belirtilebilir. Depresyon kadınlarda daha sık görülmektedir, u
durumun nedeni tam olarak anlaşılabilmiş değildir. Ergenlikten
sonra kadınlarda depresyon erkeklere oranla daha fazla
görülmektedir. Vücutta bulunan hormonlar kadınları depresyona
yatkın yapabilmektedir. Ancak hormonların yanında, yetiştirilme
tarzı, baskının fazla olması, cinsiyet ayrımcılığının
gözetilmesi, hareket alanın darlığı, kızların birilerine bağımlı
olarak yetiştirilmeleri depresyona yol açan diğer nedenler
olarak sıralanabilir.
Aile içerisinde bir problem
yaşadınız, çevrenizde bazı olumsuz gelişmeler oldu, iş kaybına
uğradınız ya da benzeri durumlarla karşılaştınız ve üzüldünüz...
Bu durumlar depresyon göstergesi midir^ Hayır, çünkü her üzüntü
depresyon değildir. Üzüntü insani duygulardan biridir; her insan
sıkıntı çekebilir, üzülebilir... Bu durum üzüyorsa depresyondan
şüphe etmek gerekir. Diğer bir ayırt edici özellik ise
depresyonda isteksizlik, hayattan zevk almama hemen hemen tüm
gün sürer. Ancak üzülen insan günün her saati mutsuz
olmayabilir, kendisini iyi hissettiği anlar olabilir.
Depresyonda değersizlik duyguları olur ancak üzüntü duyan
insanlarda değersizlik duyguları olmayabilir. Ayrıca depresyonda
fiziki belirtiler de olur; uyku düzensizliği, iştah azalması ve
cinsel isteksizlik gibi...
Depresyon çoğunlukla iyi tedavi
edilen bir hastalıktır. Bazı kişilerde depresyon
tekrarlayabilir; insanlar yılda birkaç kez depresyona girebilir,
bazı insanlar ise sürekli depresyon durumunda olabilirler. Bu
insanların hayatlarında ailevi problemler, intihar girişimleri,
alkol ve uyuşturucu madde bağımlıklıları, hastanelerde tedavi
altında olma durumu sık görülür.
Depresyonun en önemli tehlikesi
intihardır. İntihar edenlerin büyük bir kısmı depresyon
hastalarıdır.
Depresyonun yol açtığı diğer bir
problem ise alkol ve uyuşturucu bağımlılığıdır. Bu bağımlılığın
insanlığın en büyük sorunlarından biri olduğu biliniyor.
Özellikle Batı ülkelerinde alkol ve uyuşturucu madde kullanımı
giderek yaygınlaşmaktadır.
Diğer önemli bir sorun da
depresyonun mutsuzluğa yol açmasıdır. Depresyon hastaları
mutsuzdur; kronik depresyon hastaları ise ömürleri boyunca
mutsuzdur. Bir diğer problem ise iş ve okul hayatında yaşanan
başarısızlıklardır. Depresyonda insan kendine güvensiz olduğu
için başanlı olabileceğine inanmaz. Ailevi sorunların
yaşanmasının altında yatan önemli bir etken de depresyondur.
Depresyonun yol açtığı
tehlikelerden biri de cinsel arzularda meydana gelen azalmadır.
Kaza ve yaralanmalar, beden sağlığının bozulması, yorgunluk gibi
bedensel tehlikelerde depresyonun yol açtığı diğer önemli
sorunlardır.
Majör depresyon
Majör depresyon (klinik depresyon)
tıpkı diğer hastalıklar gibi, örneğin kalp ya da mide ülseri
gibi tıbbi bir hastalıktır ve özgül bir fizyolojik mekanizması
vardır. Depresyonun umut verici yanı tedavi edilebilir
olmasıdır. Fakat talihsiz yönü ise, depresyonda olan kişilerin
çoğunun tıbbi yardım almayı düşünememeleri ve bunun sonucunda da
büyük bir acı çekmeleridir.
Klinik depresyonu olan çoğu kişi
kendini yalnız hisseder. Kendilerinin bu hastalıktan dolayı acı
çeken tek kişi olduklarını sanırlar. Aslında klinik depresyon
oldukça yaygın bir hastalıktır.
Yapılan araştırmalar her 5
kadından 1’inin ve her 10 erkekten 1’inin yaşamı boyunca bir kez
depresyon geçirdiğini göstermiştir.
Klinik depresyon her yaş, ırk,
milliyet ve meslekten kişiyi etkiler. Her öğrenim ve gelir
düzeyindeki kişi de depresyondan etkilenebilir. Pek çok sağlıklı
görünen ve üretken kişi de buna dahildir.
Kadınlarda depresyonun görülme
sıklığı erkeklerdekinin iki katıdır. Kadınlarda depresyonun daha
sık görülmesinde, hormonal faktörler örneğin menstrüel siklus
değişiklikleri, hamilelik, düşük yapma, doğum sonrası dönem,
menopoz öncesi ve menopoz rol oynayabilir. Pek çok kadın ayrıca
hem evde hem de işteki sorumluluklar, tek ebeveyn olma,
çocukların ve yaşlanan ebeveynlerinin bakımı gibi ek stres
faktörleriyle karşı karşıyadır.
Kadınlar özellikle bir bebek
dünyaya getirdikten sonraki dönemde depresyona duyarlıdır.
Hormonal ve fiziksel değişiklikler, yeni bir canlının
sorumluluklarıyla birleşince bazı kadınlarda doğum-sonrası
depresyona yol açabilir. Geçici ‘’hüzün’’ yeni annelerde yaygın
olmakla birlikte, klinik depresyon olağan bir durum değildir ve
aktif müdahale gerektirir. Anne bir hekim tarafından izlenirken,
ailenin de duygusal açıdan kendisine destek olması, kadının
toparlanması ve kendine ve çocuğuna ilgi gösterebilmesi için çok
önemlidir.
Erkekler kadınlara göre daha az
sıklıkta ‘depresyon’ nedeniyle tedavi için başvururlar.
Depresyon erkeklerde tipik olarak umutsuzluk, çaresizlik olarak
değil de, aşırı sinirlilik, öfke, kendine güvensizlik şeklinde
kendini gösterir. Bu nedenle de teşhis edilmesi güç olabilir.
Bir erkek depresyonda olduğunu fark etse bile, bir kadına göre
yardım alma konusunda daha isteksiz davranır. Erkeklerin
depresyonu çoğunlukla alkol ya da uyuşturucu madde kullanımı ile
ya da sosyal açıdan daha kabul edilebilir olan aşırı yoğun
çalışma temposu ile maskelenir. Oysa depresyona bağlı olarak
kadınlarda intihar girişimi sıklığı daha yüksek olmakla
birlikte, erkeklerde ölümle sonuçlanan intihar girişimi oranı
kadınlardakinin dört katıdır. Depresyon ayrıca erkeklerde
fiziksel sağlığı kadınlardan daha farklı biçimde etkiler. Yeni
yapılan bir araştırma depresyonun kadın ve erkeklerin her
ikisinde de kalp damar hastalığı riskini artırdığını, ancak
yalnızca erkeklerde ölüm oranlarını artırdığını ortaya
koymuştur.
Erkeklerin depresyona girmeleri
durumunda, tedavi için başvurma noktasında aile üyelerinin
cesaretlendirmesi ve desteği çok önem kazanmaktadır.
Kişide kalıtımsal, çevresel ya da
hormonal bozukluklar sonrasında gelişen çökkünlük halidir.
Aşağıdaki dokuz belirtiden en az beşinin (ilk iki belirtiden en
az biri bulunmak üzere), en az iki hafta süresince var olması
durumuna "major depresyon" denir.
Belirtiler
1-Hemen her gün ve günün büyük bir
kısmında gözlenen çökkün bir duygu-durum hali ( kendini
mutsuz,ağlamaklı,kederli hissetme hali).
2-Hemen her gün yaklaşık gün boyu
süren tüm ya da çoğu etkinliğe karşı ilgi ve zevk almada azalma
(daha önce keyif alınan işler,hobiler ve alışkanlıklardan artık
hoşlanmama,mecburen yapma hali,(dünyayı verseler umurumda değil
şeklinde bıkkınlık hisleri,bazı kişilerde cinsel isteksizlik ).
3-Diyet uygulanılmamasına karşın
önemli derecede kilo kaybı ya da alımı ( bir ay içinde vücut
ağırlığının %5 'inden fazlasının artması ya da azalması) ya da
hemen her gün iştahta artma yada azalmanın olması.
4-Hemen her gün uykusuzluk ya da
aşırır uyku hali.
5-Hemen her gün olağan beyinsel ve
vücutsal işlevsellik,hareketlilik halinde azalma ya da
huzursuzluk (oturmayı veya yatmayı yeğleme ya da sıkıntıdan
yerinde duramama)
6-Hemen her gün halsizlik
,yorgunluk hisleri,daha önceki günler kadar enerjik hissetmeme.
7-Hemen her gün kendini değersiz
hissetme,küçük görme,kendini beğenmeme,suçlu ya da günahkar
hissetme hali.
8-Hemen her gün düşünme ya da
konsantrasyon yeteneğinde azalma olması (konuşulanlara,okunan
şeylere,izlenilen tv programlarına dikkatini verememe,
söylenilenlerin bir kulaktan girip diğerinden çıkması gibi) ya
da kararsızlık hali.
9-Tekrarlayan ölüm
düşünceleri,intihar planları veya eylemlerinin varlığı.
Depresyonu Anlamak
Çoğu araştırmada % 8-20 oranında
major depresyon düzeyinde depresif şikayete rastlanmıştır.
Kalıtımsal eğilimin olduğu major depresyon vakalarının 30 lu
yaşlarda en yüksek düzeyde olduğu gözlenmiştir.
Major depresyon ayrılmış ve
boşanmış kişilerde en çok;bekar ya da evlilerde ise önceki gruba
oranla daha az gözlenmiştir. Eşini yeni kaybetmiş kişilerde ise
gene yüksek oranda major depresyona rastlanmıştır. Gene bir
çalışmanın sonuçlarına göre bekar kadınlarda evlilere göre daha
az oranda depresyona rastlanmış ; erkeklerde ise evlilik,
depresyon riskini bekarlığa göre azaltmıştır. Bu kişilerin
ailelerinde intihar ve alkolizme yüksek oranda rastlanmıştır.
Yapılan bir çalışmada son beş yıl
içinde en az altı ay süre ile işsiz kalan kişilerde 3 kat daha
fazla major depresyona rastlanmıştır.
Major depresyonun erkekler için
hayat boyu görülme olasılığı % 2-12 ; kadınlar için % 5-26
arasında bulunmuştur. Araştırmalara göre her yıl major depresyon
hastalarına yüz bin kişide 247-598 kadın; 82-201 erkek yeni
vakanın eklendiği saptanmıştır.
Depresyonun oluşumunda etkili
olan kişisel özellikler:
-Öfke ve nefretin, çevresindeki
kişilerin kaybına yol açacağı düşüncesiyle onlara
yönlendirilemeyip, kendisine yönlendirilmesi (bu yapıdaki bir
kişilik hayatın ilk 1-2 yıllık döneminde düzenli ve yeterli bir
anne-çocuk ilişkisi yaşamamıştır.Kişinin yaşadığı depresyon
gerçek ya da farz edilen bir kayıp ile bağlantılıdır).
- Kişinin kendisi,çevresi ve
gelecekten beklentileri,idealleri ile kendi gerçek durumu o
kadar farklı, gerçekdışı ve orantısızdır ki , bu yüksek
standartlara ulaşamamak kişide güçsüzlük ve yalnızlık
düşünceleri ile depresyona yol açabilir.
-Kişinin süper egosu ( üst benlik)
o kadar kuvvetli ve baskındır ki sürekli kişiyi kısıtlayıp,
suçlar, zevk verici ,rahatlatıcı etkinliklerden ala koyup, adeta
işkence eder.
-Kişinin çevresindekiler ondan o
kadar çok şey beklemektedir ki ,kişinin bu beklentileri
karşılaması olanaksızdır. Bu da zayıflık ve çaresizlik
düşüncelerinin gelişip, depresyona gidişe yol açabilir.
-Kişinin küçüklüğünden itibaren
sevip, saygı ve gurur duyacağı, ondan da destek ve sıcaklık
göreceği, benzemek istediği, imrendiği, idealize ettiği düzeyde
bir kişi (baba, anne, öğretmen ,akraba vs) yoktur. Bu da
kişiliğin gelişimini olumsuz yönde etkiler ve kendine güven
kaybı ve depresyona yol açabilir.
-Çocuklukta anne-baba ayrılığı ya
da kaybı, stresli koşullar karşısında yeterli desteği bulamayıp,
yanlış ya da yetersiz başa çıkma mekanizmaları geliştirmesine,
bu da ileri dönemde depresyona zemin hazırlayabilir.
- Sahip olunan kişilik yapıları da
depresyon gelişiminde etkilidir. Obsesif-kompulsif ,bağımlı,
histrionik ve sınırda (borderline) kişilik bozukluğu
gösterenlerde depresyona eğilim daha yüksektir.
Melankoli derin bir keder içinde
hüzünlü, acı çeken, yalnız, umutsuz bir insanın içinde bulunduğu
durumdur. Melankolik mizaçlı kişiler mutsuzdur. Yalnızlığı,
toplumdan uzaklaşmayı ve insanlardan soyutlanmayı tercih
ederler. Diğer insanlarla yakın ilişkiler içine girmekten
kaçarlar. Yaşamı boş ve anlamsız bulurlar. Keder, mutsuzluk ve
değersizlik duyguları içindedirler. Melankoli depresyona
dönüşebilir ve ağır depresyonlarda intihara gidilebilir.
Depresyon duygusal çöküntü içine girmektir. “Depresif
kişiliktekiler çöküntüye yatkındırlar. Özgüvenleri azdır,
kötümserdirler, coşkusuzdurlar, insanlarla ilişki kurmazlar”
“Depresyon genelde günlük klinik
deneylere dayanan bir tanımlamadır. Depresyonun arka planını
oluşturduğu sıklıkla görülen hüzün; olasılıkla yitirilen bir
yakının, günlük yaşamdaki başarısızlıklar, insanlar arasındaki
olumsuz ilişkiler sonucu ortaya çıkmaktadır”
Duygusal çöküntü içinde olanlar
hüzünlü bir yüz ifadesine sahiptir. “Gözleri ve ağzı aşağıya
doğru sarkıktır. Bakışları boş ve omuzları düşüktür. Elemli ya
da ifadesiz bir görünümleri vardır”
Bu kişilerde durgunluk ve
yetersizlik duygusu hakim olabilir. Hiçbir şeye ilgi duymama,
rahat uyku uyumama, huzursuzluk, kararsızlık, umutsuzluk ve
iştahın kaybolması, iç gerginlik gibi belirtiler olabilir. “ Bu
özelliklerin hepsi bir kimsede gözlenmeyebilir. En belirgin
özellik kişinin kendini değersiz ve yetersiz görmesidir. Diğer
özelliklerden yaygın olanlar yaşama sevincini kaybetme, sürekli
yorgun olma, her şeye karamsarlıkla bakmadır”
Depresyon sonucu ortaya çıkabilen
intiharın belirtileri de duygusal çöküntü, sessizlik, kendini
beğenmeme, küçük görme, kendini suçlama, uyumsuzluk ve yaşamı
anlamsız görmedir. Depresyonu normal üzüntülerden ayıran özellik
karamsarlıktır. Kişi yaşantısının ve içinde bulunduğu durumun
değişmeyeceğine inanır. Depresyon bir hastalık biçimidir ve
tedavi edilebilir.
Melankolik mizaçta olan kişiler
ise bir olay sonrası hüzne ve kedere gömülmezler. Onların durumu
ya doğuştan ya da toplumsal nedenler sonucudur. “Melankoli dışa
vuran belirtileri nasıl olursa olsun insanın varoluşunu diğer
insanlarla olan ilişkilerini irdeleyen bir yaklaşımdır.
Melankoli dünyaya gelmesine, fırlatılıp atılmışlığına bir türlü
anlam veremeyen dünya ve diğer insanlarla ilişkilerini
sorgulayan ve bütün bunlardan acı çeken, korkan, varoluş
konumundan sürekli güvensizlik duyan, bir türlü kendisi
olamadığını duyumsayan ve düşünen insanın durumudur”
Melankolik insan huzurlu
olabilmek, sakin bir hayat sürebilmek için yalnızlığı seçer.
Ancak yalnız olduğunda da hayatla ve insanlarla olan
ilişkilerini sorgulaması ve sürekli düşünmesi, kendini
suçlaması, varoluşunun nedenini araması gibi sebeplerden dolayı
bir türlü dinginliğe ulaşamaz. Sıkıntıları ve bunalımları sona
ermez.
İçinde bulunduğu dünyaya ve
topluma uyumsuz olduğunu hisseder. Bu durum bazen onu
hüzünlendirirken bazen de memnunluk hissi verir. Olayların,
yaşamın ve insanların içinde olmaktansa dışarıdan çıkarsız,
amaçsız bir izleyici ve gözlemci olmayı tercih eder. Bitmeyen
sıkıntısı, boşluk içinde oluşu ve hüznü onu içinden çıkamayacağı
kederlere boğabilir. Hüznü bazen gülerek –Demokritos-, bazen
ağlayarak-Heraklitos-, bazen de suskunluğuyla –Hölderlin- açığa
çıkabilir. Melankolik kişi duyarlı bir yapıya sahiptir.
İnsanlarla iyi ilişkiler kurmak isteyebilir. Ancak doğal olmayan
yapmacık ilişkiler sahte kimlikler, maskeler, incelikten yoksun
düşüncesiz davranışlarla karşılaştıkça bundan vazgeçip içine
kapanır. Bir gün doğal, içten, ruhuna kulak verip onu içinden
dışarı yansıtan insanlarla karşılaşmayı ummak ister ama
umutsuzdur çünkü insan içinde bulunduğu toplum düzeninde böyle
bir şeye pek yatkın değildir. Birbirlerine güvenemeyen
insanlardan oluşan toplumlarda maskeler takılmadan rahat
edilemez.
Melankolik kişi çelişkiler içinde
kalır, kararsızdır. Bir yandan yalnızlığı seçmesinden hoşnuttur
bir yandan da insanların içinde olamayışının hüznünü duyar.
İnsanlarla ilişkilerinde hep bir sorun vardır. Anlaşılamaması,
mizacı gereği farkındalığı, sosyal olmayı , diğerleri gibi
olmayı becerememeleri onu insanlardan uzaklaştırır.
Toplumsallaşmaktan, bir yere bir kimseye bağlı olmaktan korkmak
melankoliklerin tutumudur. Kendilerine duydukları saygı,
kendilerine yönelik olmaları belirgin özelliklerindendir. O
nedenle aylaktırlar.
Melankolik mizaçlı kişilerde
hayata karşı ilgisizlik, bezginlik bıkkınlık olabilir. Çökkün,
yılgın ruh hali içinde görülebilirler. Geleceğe karşı
umutsuzlukla birlikte çaresiz ve zavallı olduklarını
hissedebilirler. Yaşamı kendi ellerinde tutamama, var oluşun
amacını bulamayıp, kendini oluşturamama korkusu melankoliye
neden olur. Kendini oluşturamayınca, bu kendi elinde olmayınca
çaresizliğe düşer. Kendisiyle uğraşan, oynayan bir varlığın
oyuncağı olduğu duygusuyla bilemediği şeylere kızar*. Ölümün
kaçınılmazlığının, varolmanın karşıtı olan varolamamanın ya da
hiçliğin bilincindedir. Ölüm hiçlik duygusunu yaratır. “Ölüm
düşüncesi melankolik mizacın peşini bırakmadığı içindir ki
dünyayı okumayı en iyi bilenler melankoliklerdir.”.
“Ölümün kaçınılmazlığının arada
bir fark edilmesini ya da boşluk, yalnızlık ve insanlardan
soyutlanma duyguları içerir. Ancak kendi varlığının farkında
olabilmesi için olaylarla etkileşimde bulunması gerekir. Bu
etkileşim olmadan dıştan bakışta bir insan gibi görünse de diğer
insanlar için hiçbir anlam taşıyamaz. Olaylarla iletişimi ve
ilişkisi dış dünyadan soyutlanmamasını sağlar”
Melankolik kişi yüreğini yiyip
bitiren bir şeylerin varlığını hisseder. İçini kemiren bu şeye
teslim olmak istemez ancak çaresizlik içinde onunla mücadele
etme gücünü yitirir. “Uyum sağlamayı, boyun eğmeyi beceremez.
Sürekli arayış içindedir. Tüm şeylerin hiçliğini keşfeder.
İçinde kıpraşıp durduğu olumsuzlama boşluğunda güvensizliği tek
olumluluk olarak kalır. Ama güvensizlik verimsizdir, tüm içsel
kuvveti tüketir”
Arayış olanaksız bir dünyaya
doğrudur. Bu dünyada olmayan başkalıkların özlemi içindedir.
Uyumsuzluğu ve kabullenemeyişi bundandır. Dünyanın zevklerini
hor görür. Nietzsche’nin dediği gibi ‘sürülere özgü zevkler
herkes için değildir’. Uyumsuzluk acı verse de, acıdan
kıvransalar da kendilerini bir yere, bir tanıma yerleştirmek
istemezler ve herkes gibi yaşamak onlara korkunç görünür.
Yabani olmak, yalnız bir münzevi
olmak, hırs içinde olmamak belirgin özelliklerindendir. Kendine
kaçışları hem en güzel hem de en sıkıntılı anlarıdır. Güzeldir
çünkü kendisini kendinden başka anlayacak biri daha yoktur.
Sıkıntılıdır çünkü sorgulamaları, kendini suçlamaları,
düşüncelere dalması onu içinden çıkamayacağı durumlara götürür.
Melankolik kişi yanlış giden bir şeyleri sezer. Daha iyilerinin
olabileceğini düşler ancak başarısızlığa uğrayınca acı çeker. Bu
gerilimli ortam sanat ve yaratıcılığın da ortamıdır belki de.
Melankolik insan da hep bir karşı koyuş ve başkaldırı
görülmüştür. Özgürlüğü arar. İnançlardan uzaklaşınca da acı ve
boşluk içine düşer.
Aristotales ‘Sorunlar’ adlı
kitabında melankoliye yer vermiş ve ‘Neden ister felsefede ya da
politikada ister şiir ya da sanatta olsun olağanüstü kişilerin
hepsi melankoliktir’ diye yazmıştır. “Sıradan insanlarda
melankoli hastalığı görülürken doğaları gereği melankolik
olanlar hasta değillerdir. Sırdan hastalardan farklıdırlar. Bu
farklılık ve olağanüstülük olumlu anlamdadır. Melankolik
mizaçlarda normal koşullarda baskı altında tutulan yetenekler ve
yaratıcı güçler özgün koşullarda serbest kalır” (9). Hippokrat’a
göre korku ve hüzün uzun sürerse melankolik durumdan söz
edilebilir. Hippokrat melankoli üzerine çalışmalarda
bulunmuştur. Melankoliyi çökkün, umutsuz, tüm cesaretini
yitirmiş bir durum, acı içinde kıvranma, ışıktan insandan kaçma,
karanlığı sevme ve konuşmaktan kaçma olarak tanımlamıştır.
Melankoliklerde uykusuzluk, dalgınlık, korku, öfke, hüzün gibi
durumlar görüldüğünü belirtmiştir.
Melankolik insan her çağda içinde
bulunduğu toplumsal koşullardan mutlu olmadığını, olamadığını,
yaşama bir anlam veremediğini, topluma uyum sağlayamadığını,
toplumsallaşamadığını, bunun içinde bir tür iç göçle kendi içine
çekilerek ruhunun bir kısmını olsun kurtarmaya çalıştığını
söylemiştir.
Sürmenaj
Çok çalışan insanlarda ve
özellikle erkeklerde görülen bir çeşit zihin yorgunluğu, sinir
zayıflamasına verilen ad. Dersleri oldukça yüklü olan ve sürekli
çalışmak zorunda kalan lise ve üniversite öğrencilerinde,
öğretmenlerde, yoğun hesap ve muhasebe işleriyle uğraşanlarda
daha sık görülür.
Meydana geliş mekanizması tam
olarak bilinmemekte ve çeşitli fikirler ileri sürülmektedir.
Bunlardan birisi debeyindeki“Unutkan dalgın oldum, okuduğumu
anlayamıyorum, dikkatimi veremiyorum, beynim durdu, konuşurken
kelime bulmakta zorlanıyorum, gözüm satırlarda aklım başka
yerde, daha önce 1-2 defada anladığım şeyi şimdi 4-5 defada
anlıyorum, TV haberlerini bile izleyemez oldum” gibi yakınmalar
düşünen, okuyan insanlarda zaman, zaman önemli sorun olur.
Özellikle 20-40 yaş arası genç
insanlarda iş verimini, hayat başarısını önemli derecede
etkiler. Yöneticiyseniz doğru ve çabuk karar vermeniz
gerekiyorsa bu sizin için hayati önem taşır.
Başarılı bir işkadını biliyorum
yurt dışına gitmek üzereyken pasaportunu bulamamış ve büyük
kayba uğramıştı.
Özellikle ailesinde ileri yaşta
hafıza kaybı, Alzheimer gibi bir hastalığı olan kimse unutkanlık
ve konsantrasyon güçlüğünden çok yakınıyorsa mutlaka profesyonel
yardım almalıdır. Çünkü ileri yaş hafıza kayıpları erken tanı
ile durdurulabiliyor. Hücre yenileyici ilaçlar, antioksidan
beslenme tarzı ve beynin stres salgılarını azaltma ile yaşam
kalitesi düzeldiği gibi sağlıklı bir yaşlılık için zemin
hazırlanacaktır.
Genç ve orta yaşlarda yaşanan
bellek bozuklukları genelde örtülü bir depresyonun bulgusudur.
Depresyonun 8 ana belirtisinden bir tanesi de düşünceyi
yoğunlaştırma bozukluğudur. Bazı tür depresyonlarda bu işlev
daha çok bozulur. Tıpta “Kognitif disfonksiyon” olarak
tanımlanan bu durum öğrenciler, yöneticiler, iş adamları için
işlevselliğin kaybolması anlamına gelir.
Depresyonun diğer bulguları çok
belirgin değilken anlama, kavrama, dikkat bozuklukları yoğunsa
Depresyonu maskeli bir şekilde yaşıyorsunuz demektir.
BEYİN KİMYASALLARI
Stres ve depresyon beyindeki
biyolojik süreçlerle ilgili durumlardır.
Ruhsal gerilim anında beyin stres
hormonları salgılar. Stres hormonları salgıları uzun süre devam
ederse beyindeki hücreler arası enerji transferi bozulur.
İnsan beyni birbirleri ile
haberleşen milyarlarca hücreden oluşur. Hücreler arası bilgi
akışı kimyasal ve elektriksel ileti akışı ile gerçekleşir.
İşte stres hormonları beyindeki bu
bilgi akışını bozar, uzun sürdüğünde beyin “ısınmış motor” gibi
zorlanmaya başlar.
Sürmenaj olmamak için:
Öncelikle beyin organımıza saygı
göstermemiz gerekir. Evimize aldığımız aletin, bilgisayarın,
çamaşır makinesinin kullanma talimatı vardır. Bu talimata uyan
kimsenin cihazı daha az arıza yapar daha uzun ömürlü olur.
İster beynimiz ister diğer
organlarımız olsun hepsi bir cihazdır. Onları bilinçli ve
sağlıklı kullanmalıyız.
Beynimizi sağlıklı kullanmanın
birinci şartı stresi kontrol edebilmeyi başarmaktır. Stressiz
hayat olmaz. Yaşadığınız stresi ve bunalımı hayatınızda kazanım
haline dönüştürebilirsiniz. Basit bir yöntem. Sorun odaklı değil
çözüm odaklı düşünmeyi başarmaktır.
Beynimizin iyi çalışması için
diğer kural doğru beslenmektir. Antioksidan hücre yenileyici
gıdalara ağırlık vermek çok önemlidir. C ve E vitamini bol
gıdalar. Meyve ve sebze. E vitamini doğal olarak zeytin ve
zeytin yağında çok bulunur.
Ölçülü yaşayan, doğru beslenen
mutlu yaşam felsefesi edinen insan beynini garantiye almış
demektir.
Sümenaj olduysanız mutlaka
profesyonel yardım almalısınız. Çözümü kolaydır. Önceleri
yıllarca süren tedaviler şimdi çok hızlı bir şekilde
yapılabiliyor.
VAROLUŞTAN SONSUZLUĞA
ALTERNATİF OLARAK ŞİFALI BİTKİLERDEN NASIL YARARLANILABİLİR
VİTAMİNLER - MİNERALLER - ENZİMLER AMİNOASİTLER NEDİR?
FAYDALARI NELERDİR?
ALTARNATİF
OLARAK ŞİFALI BİTKİLERLE VAROLUŞUNDAN-YAŞAMA
Bir besinin
biyolojik değerinin yüksek olabilmesi için tüm esansiyel
aminoasitleri içermesi gerekir. Herhangi bir aminoasit mevcut
olmadığında protein biyosentezi sona erer oysa yeni proteinler
homeostazı sürdürmek için sürekli sentezlenmektedir. Zorunlu
olmayan (endojen) aminoasitler besinle yeterince sağlanamazsa,
ancak karbon ve azotun yeterli olduğu durumlarda
sentezlenebilirler. Eğer zorunlu aminoasitlerin (eksojen )
yokluğu söz konusu ise, vücudun onları elde edebileceği tek yol
doku proteinlerini parçalamaktır. Örn;kas proteinlerini… bu
durum bitki genetikçilerini proteinlerde temel aminoasitleri
yüksek düzeyde bulundurun bitkileri geliştirmeye yönlendiren
esas unsurdur.
Diğer
aminoasitler eksojenlerden kolaylıkla yapılabilirler, endojen
aminoasitlerdir.
Azot
Dengesi:İdrar.ter
ve gaitada atılan azot miktarı, tüketilen miktara eşit
olduğunda erişkinlerde azot dengesi söz konusudur. Azot gitişi,
atılan azotun üstündeyse “pozitif azot dengesi” vardır. Bu
durum, büyüme,gebelik veya yaralı dokuların onarıldığı iyileşme
dönemlerinde gözlenir. Azot girişi atılan azottan daha yoğunda
ise “negatif azot dengesi” gerçekleşir. Bu ise kötü beslenme,
açlık ve çeşitli hastalıklar arasında olur. Aynı zamanda
yanıklar. Travma ve cerrahi işlemler de negatif azot dengesi
periyodu oluştururular.
Düzenli bir azot bilançosuna ulaşabilmek için aminoasitlerin
yeterli ölçüde alınması çok önemlidir.
Bitkilerde
Aminoasitler
Bitkilerin bileşimi canlı organizmaların protein
gereksinimlerine büyük oranda cevap verebilmektedir.burada
organizmanın sağlıklı yaşaması için gereksinim duyulan esansiyel
aminoasitlerin yeterli miktarlarda sentezlenemediğini (dallanmış
yapılarından dolayı) hatırlamak gerekir. Esansiyel
aminoasitlerin yeterli miktarda sentezlenebilmesi bitkilerde ve
mikroorganizmalarda gerçekleşir.
Evet,
çağımızın getirdiği hızlı ve düzensiz yaşam şartlarında artık
sağlıklı beslenme standardını oluşturabilmek için aşırı çaba
harcamak zorundayız ya da yaşam standardımız buna uygun değilse
çaresiz durumda değiliz. Vücudumuzun sağlıklı bir yaşam için
gereksinim duyduğu besin maddelerinin yeter miktarlarda ve
dengede alabilmesine yardımcı olacak bir tamamlayıcı besin
maddesi var artık modern çağın insanının yaşamında bitkisel
mucizeler…
Vücudun besin maddelerindeki proteinlerden yararlanabilmesi için
sindirim sonrası oluşan aminoasit karışımında aminoasitlerin
birbirlerine göre belirli oranlarda bulunmaları gerekir. Besin
maddelerin çoğunda bulunan proteinler bu gereksimi
karşılayamadığından bu durum organizmada bir çok faktör
tarafından düzenlenmektedir. Doku proteinlerinin yıkımı ve
yapımı süreklilik gösteren bir olgudur ve aralarında sürekli bir
dinamik eşitlik söz konusudur. (homeostaz)
Esansiyel (eksojen) aminoasitler
Valin
Beyinde triprofan düzeyini azaltan etki gösterir. İzolösin
birlikte kullanılması önerilir. Diğer kaynakları jelatin,
peynir, fıstık , balık ve ayçiçeği tohumudur.
Lösin
Beyinde triprofan düzeyini azaltıcı etki gösterir. İzolösinle
aynı gıdalarda bulunur.
İzolösin
Beyinde triprofan düzeyini azaltıcı etki gösterir. Diğer
kaynakları peynir, yulaf, jelatin ve ayçiçeğidir.
Lösin
ve İzolösin birlikte kronik yorgunlukla mücadelede etkin rol
oynarlar.ayrıca; metabolizmada gerçekleşen aksama “dallanmış
zincir hastalığı” olarak tanımlanan hastalığa neden olur.
Hastalık karakteristik bir kokusu olan idrarla kendini
gösterir, ölümle sonuçlanır.
Fenilalanin
Genetik ve
metabolizma için önemli aminoasittir.
Fenilalanin troid bezi hormonları ve adrenal üretiminde
etkindir. Bu yüzden endorfin olarak bilinen doğal ağrı
kesicilerinin üretiminde kullanılır. Sırt ve eklem ağrılarından
kaynaklanan inatçı ağrılarda yardımcıdır.Doğal bir anti-depresif
olarak da rol oynar. Peynir, fıstık, badem ve yulaf diğer
kaynaklarındandır.
Fenilalanin organizmada esansiyel olmayan tirozine dönüşebilir,
bu nedenle trözin besin maddelerinde yerini Fenilalanine
bırakabilir ama tersi gerçekleşmez. Fenilalanin eksikliğinde
genetik bir hastalık olan “fenilketonüri” oluşur; kişilik
bozuklukları ve psikiyatrik hastalık tablolarında etkisi
bulunmaktadır. Ortalama 104 doğumdan birinde bu hastalık açığa
çıkar, bu da toplumların %2 sinin bu hatalı geni taşıdığını
göstermektedir.
Metiyonin
Genetik ve metabolizma için önemli aminoasittir.
Metiyonin, organizmanın kükürt kaynağıdır. Protein sentezi
genellikle Metiyonin ile başlar. Saman nezlesi gibi alerjik
durumlarda savaşta, histamini azalttığı için etkilendiği
bulunmuştur. B Vitaminleri ile birlikte alınması etkinliğini
arttırır. Susam tohumu ve yulafta bulunmaktadır.
Tiriptofan
Hayvan organizmasında vitaminler,in sentezlenmesinde etkin rol
oynamaktadır. İnsan organizmasında ise vitamin eksikliğini geniş
ölçüde gidermektedir. Niasin vitamini bu aminoasitten
sentezlendiğinden besin maddeleri ile alınması gereken niasin
miktarını azaltır; bu gereksinim triptofanın niyasine dönüşme
miktarı ile ilgilidir. Triptofan verilerek “Pellegra hastalığı”
bulgularının başarı ile tedavi edilebildiği, 50 yıldan çok daha
önce gözlenmiştir.
Treonin
Treonin esansiyel aminoasitlerden tanınan ilkidir. Düşük düzeyde
Treonin depresyon kaynaklı bazı rahatsızlıklara neden olduğu
gözlenmiştir. Fıstık,badem,peynir, jelatin ve balık diğer
kaynaklarındandır.
Lizin
Herpes virüsünün semptomları ile mücadelede etkindir. Soğuk
nedeniyle oluşan çatlamalar ve genital virüslerle oluşan
etkileri yavaşlatır, onarıma yardım eder. Fasulye, mercimek
brokoli ve patates diğer kaynaklarındandır.
Diğer
9 aminoasit ise endojen aminoasitleridir.
Alanin
İnsan
ve memeli hayvan metabolizmasında Alanin önemi bir yer tutar.
Öteki aminoasitlerin yapı formüllerini oluşturduğundan biçimsel
olarak diğer tüm aminoasitler için ana madde sayılır. Çalışan
iskelet kasları tarafından oldukça büyük miktarda verilir. Ve
karaciğer tarafından tüketilir. Düşük yağ içeren veya yüksek
protein içeren diyetlerde veya ihtiyaçtan fazla egzersiz yapan
kişilerde Alanin ihtiyacı artmaktadır. Benzer şekilde yeterli
glikoz üretimi için diyabetik hastalarda da ihtiyaç miktarı
artmaktadır. Jelatin kırmızı et, balık ayçiçeği tohumu, badem
fıstık ve yulaf kaynaklarındandır. Alanin içeren besin
tamamlayıcıları bulunmaktadır.
Arginin
Kas
üzerinde geliştirici etkisi ile sporcular için önemli bir
kaynaktır.yüksek tansiyon, göz tansiyonu ve kan damarlarıyla
ilgili hastalıklarda olumlu etkileri olduğu tespit edilmiştir.
Sperm sayısı üzerinde etkisi vardır. Jelatin, fıstık,
badem,kırmızı et, balık, ve yulaf diğer kaynaklarıdır.
Histidin
Temel
görevi histamin üretmektir. Dolayısıyla saman nezlesi ve
alerjisi bulunanların kullanması gerekir. İltihaplı eklem
romatizması bulunan kişilerde Histidin düzeyinin çok düşük
olduğu tespit edilmiştir. Jelatin, süt ürünleri, fıstık, ve ay
çekirdeği tohumunda bulunur.
Arginin ve histidin aminoasitlerinin bebekleri çabuk büyümeleri
için besin maddelerinde bulunmaları gerekmektedir. Bu nedenle
bebekler için esansiyel aminoasitlerden olup yetişkinler için
esansiyel aminoasitlerden değildirler ve yarı esansiyel
aminoasit olarak kabul edilebilirler.
Spartik
Asit
Tüm
hayvansal proteinlerde bulunabilmektedir. Metabolizmada basit
bir şekilde oluşabilen bir aminoasittir. Kırımızı kan hücresi
oluşumunda rol oynar.
Glutamik
Asit
Yapısal olarak aspartik asite benzemektedir. Arginin ve prolin
glutamik asite dönüşür. Aminoasit metabolizması ağında düğüm
noktası olarak görülen glutamik asit üre oluşumunda rol oynar.
Kalsiyum kompleksi yapabilmekte de ve kan pıhtılaşmasında da rol
oynayabilmektedir. Tuzu glutamat olarak bilinir. Özellikle
kadınlarda folik asit üretiminde sorumludur. Çok yüksek
oranlarda bulunursa “epilepsi” (sara) hastalığına neden
olabilir.
Glisin
Glisin ve glikon suda oldukça çözünen bir aminoasittir. Birçok
proteinde bulunmaz. Yapısal olarak en basit aminoasittir.(asimetrik
C atomu içermeyen tek aminoasittir.) glisilin artığının
özellikle küçük bir hacim gereksimi vardır ki üç yapıtlı
boyutların oluşumunda önemlidir; kollajenin yapısı üç heliks
yapıda olup bu organın sıklığı, her üç aminoasitten birinin
Glisin artığı olmasıyla mümkün olmaktadır. Glisin dışında diğer
aminoasitler bu yapıya konum bakımından yerleştirilemezler.
Ayrıca vücuttan zehirli madde atma metabolizmasına katılır.
Özellikle böbreklerden ürik asit atılımına etkilidir. Şizofreni
şikayetlerde azalmayı sağlar.
Prolin
Halkalı yapıda aminoasittir. Proteinlerde sıklıkla
bulunabilmektedir. Glutamik asitin yıkımında (indirgenmesinden)
prolin açığa çıkar.prolin kollajenin yapısında bulunan
hidroksiprolinin de ana maddesidir. Histidin glutamin ve Arginin
gibi üre çevriminde etkindir.
B ve C
Vitaminleri ile birlikte kullanılmalıdır. Yara iyileşmesinde
olunlu etkileri vardır.
Serin
İnsanların aldığı yiyeceklerin çoğunda bol miktarda bulunur, bu
nedenle biyosentezi çok lüzumlu olmayabilir.. ancak birçok
bileşiğin biyosentezinde önemli rol oynadığı için önemi ve
vargılığında diğer aminoasitlerle oranı tartışılmaz.
Zihinsel fonksiyonlar üzerinde etkilidir. Özellikle 60 yaşın
üzerinde sayı, isim ve liste hafızasının korunmasında rol oynar.
Bunun sebebi asetilkolin ve dopamin salımında etkili olmasıdır.
Tirozin
İnsanlar esansiyel (eksojen) bir aminoasit olan fenilalanini
beslenme ile yeterli miktarda alırsa yeterli miktarda tirozin
sentez edebilirler. Tirozinin biyosentik olaylarda önemli görevi
vardır.
Tirozinden tiroksin ve melanin pigmentleri sentez edilir.
Tiroksin eskiden beri bilinen iyot içeren aromatik bir
aminoasittir. Tiroksin ve parçalanma ürünleri hormon (dopamin
noradrenalin) etkisi gösterirler ve iyot (I) bütçesi için
önemlidirler.İyot bütçesi de büyüme ve gelişme için zorunlu
olan tiroit bezi hormonları için etkindir.melanin
biyosentezindeki bozukluklar deri saç ve gözlerde pigmentlerin
kaybolmasıyla karakterize edilen “Albbinizm”e neden olur.
Sistein
Yüksek doz paraseromol kullanıldığında devreye girer. Ağır
metallerin vücutta birikimine engel olur.
Asparagin
Aspartik asit ile yakından ilişkili olan Asparagin, sinir sitemi
üzerinde ve denge oluşumunda etkilidir. Karaciğerde aminoasit
transformasyonunu (dönüşümünü) sağlar.
Glutamin
Aşırı
alkol kullanımına bağlı mide tahribatını önler.
ENZİMLER
Enzimler hayatın anlamlarıdır. Metabolizmadaki kimyasal
dönüşümlerin tümünde enzimler etkin rol oynarlar. Canlı hücreler
tarafından yapılırlar ve hücre canlılığını yitirdikten sonra da
kazandıkları üç boyutlu yapılanma ile yaşama devam ederler, uzun
süre aktif kalırlar.
Enzimler olağanüstü spesifik biçimde etkiler. Enzimin etkilediği
madde veya maddeler karışımına enzimin substrat’ı denir ve çok
keskin bir substrat spesifiklikleri vardır. Enzimler genellikle
protein yapısındadırlar ve bu nedenle de protein yapısını
etkileyen her şey enzim aktivitesini etkiler. Örn; enzimler
yüksek sıcaklığa çok duyarlılık gösterir.
Bitkilerde
Enzimler
Tarım
ürünlerinin çoğu, enzimleri yıkan bir etken olmadıkça enzim
üreticidirler. Doğada yaşayan mikroorganizmalar da tüm canlı
varlıklar gibi enzim içerirler ve yaygın olarak bulunurlar ancak
ürünlerin yapısındaki enzimler daha farklı önem taşımaktadır. Bu
nedenle ürünün hasadından üretimine kadar geçen süreç içerisinde
tüm aşamalardaki enzimlerin rolü besinin değerlendirilmesinde
önem arz eder.enzimlerin aktivitesinin rollerine göre
üretiminden sonra devam ettirilmesi yada önlenmesi amaçlara göre
değişkenlik gösterir. Örn; enzimlerin aktivitesi, besin
değerlerinin kaybolmasını sağlayabilir yada yoğunlaşması
gerekiyorsa korunması istenebilir.
Alkali
Fosfataz
Molekül içi değişmeleri etkileyen izomerazlar sınıfına giren
enzimlerdendir. Karaciğerin çalışmasında etkindir. Enerji
üretimine bağlı olarak kaslarda oluşan metabolizmanın bir çıkmaz
sokağı laktatın büyük bir kısmının karaciğer glükoz oluşumu
yönünde kullanımı sağlayarak bu çıkmaz sokaktan faydalanır.
Bir
diğer enzim grubu olan hidrolazlar, substrat’ın su katılmasıyla
bölünmesini sağlayan enzimlerdir.
Amilaz
Sindirim sisteminin en önemli enzimidir. Bu enzimler basit
glikozitlerin oligosakkaritlerin ve polisakkaritlerin
hidrolizinde etkindirler. Nişastanın parçalanmasından
sorumludur, nişastadan büyük oligosakkaritlerin ayırır.
Karboksipeptidaz
Polipeptid bağlarından serbest aminoasitlerin ayrılmasını
sağlayan bu enzimler, tüm bitkisel ve hayvansal dokularda ve
kanda bulunur.
Katalaz
Hemen
hemen bütün hayvansal organizmalarda ve bitki dokularında
bulunurlar ve vücuda zararlı olan asitoksitler, hidrojen
peroksit gibi yapılardan su moleküllerine ayrışımı sağlar.
Selülaz
Selülozun hidrolizini sağlayan bu enzim, sindirim sisteminin
düzgün çalışmasında etkilidir. İnsan ve hayvanlarda bulunmayan
bu enzimin temini sebzelerden sağlanır.
Lipaz
Sindirim sisteminin düzenli çalışmasında etkin olan diğer bir
enzimdir, yağın parçalanmasından ve metabolizmadan sorumludur.
Sağlıklı insanın kan dolaşımında düşük oranda bulunur.
Kreatin
Fosfokinaz
Kasların çalışmasında etkin olan enzimdir.kreatin, kasın önemli
bir yapıtaşı olup Arginin ve glisinden edilir.
Proteaz ve
Fosfataz
Metabolizma işlevinde etkin olan diğer hidrolazlar sınıfından
enzimlerdir.
Nükleotidaz
Nükleik asitlerin oluşumunda etkinlik gösterirler. Nükleik
asitler, hayatın anahtar molekülü sayılırlar; genetik bilgileri
içerirler ve protein biyosentezine doğrudan katılırlar.
Bradikininaz
Bağışıklık sistemi üzerinde etkin olan enzimdir.Bradikinin
hormon etkisi gösteren madde-barsak sistemi(gastrointestinal
kanal) peptidlerdendir. Bradikinin çok etkin bir damar
genişletici bir maddedir ve dolayısıyla tansiyon düşürücüdür..
kanın pıhtılaşması esnasında bradikin açığa çıkar.
VİTAMİNLER
Vitaminler, insan tarafından üretilmeyen ancak normal hücrenin
yaşamını sürdürebilmesi, büyümesi için gereksinim duyulan ve
eser miktarda alınarak bu etkinliği gösterebilen küçük
moleküllerdir. Enerji vermezler fakat enerji değişmesi besin
maddelerinin metabolizmasının düzenlenmesinde etkin olarak
fonksiyon gösterirler. Yaklaşık olarak 20 değişik vitamin
bilinmektedir; her birisinin ana metabolizmada spesifik
fonksiyonu vardır ve bu fonksiyon başkasıyla karşılanamaz.
Önemli olan bir diğer husus da vitaminlerin gereksinim ve
etkilerinde birbirlerine bağımlılık göstermeleridir.
Vitamin gereksinimlerini yaş cinsiyet ve başka değişik nedenlere
göre değişir. Ereklerin kadınlara göre daha fazla vitaminlere
gereksinimi vardır. Yaş faktörlerine göre vitamin gereksiniminin
değiştiğine dair güvenilir veriler yoktur, ancak gereksiz ve
yanlış tüketim, depolama gibi nedenlere bağlı gereksinimin
değiştiği düşünülmektedir. Stresli yaşam, alkol kullanımı,
hastalık gibi faktörlerde gereksinimi üzerinde etkindirler.
Organizmanın yaşamını sağlıklı bir şekilde sürdürebilmesi için
vitaminlerin gereksinim duyduğu miktarlarda alınması zorunludur,
yetersizliği ya da organizmada fazlaca birikimi önemli boyutta
sağlık problemlerine neden olur.
Vitamin
Yetersizliği
Normal bir beslenme ile yaşamını sürdüren bir organizmada
vitamin yetersizliği söz konusu olamaz, bu sonuç daime tek türlü
beslenmenin bir sonucudur. Vitamin, besin maddelerinden
gereksinim duyulan miktarın sağlanması öncellikle kan
dolaşımındaki miktarının azalmasıyla başlar, hücredeki vitamin
düzeyi düşer ve de kendisi ile ilgili metabolik olaylar azalır
ve bozulur. Bu etki ve yıkımlar zaman içinde ve farklı
sonuçlarla kendini gösterir, bu değişiklikler organizmadaki
unsurların vitaminlere olan hassasiyeti ile ilgilidir.
Vitamin
Fazlalığı
Vitaminlerin faz<la miktarda vücutta depolanması da
metabolizmaya zarar verebilmektedir.örneğin; yağda çözünen A,E
ve D vitaminlerinden organizmanın gereksiniminden fazla alınırsa
karaciğerde depo edilir ve zamanla fazla miktarda A vitamini
karaciğeri yıkabilir.
Bitkilerde
Vitaminler
Bitkilerde vitaminler ya oldukları gibi yada provitaminler (ön
vitamin) şeklinde bulunurlar. Provitaminler, metabolizmada
vitaminlere dönüştürülebilen organik birleşiklerdir.
Bitkiler, basit bileşenlerden yani uygun karbon, azot, mineral
ve enerji kaynaklarından ihtiyaç duyulan tüm maddeleri
sentezleyebilir ve böylece insan ve hayvanlar için vitamin
kaynağı olurlar. İnsanlar ve etle beslenen hayvanlar içinde
ikinci bir vitamin kaynağı hayvanların bazı organlarında depo
edinen vitaminlerin besin maddesi olarak alınmasıdır.(balık
yağı, süt, yumurta, karaciğer). İnsan organizmasında da vitamin
depoları vardır ancak eser miktarda etki gösteren vitaminler bir
taraftan da bozulurlar, bu nedenle besinlerle sürekli vitamin
alınması gerekir.
Günümüzde tüm besin maddelerindeki vitamin miktarları hakkında
bilgimiz olduğu gibi, en önemli vitaminlerde teknik yollardan
sentetik olarak üretilebildiğinden ilaç şeklinde istenildiği
kadar vitamin almak elimizdedir.
Piyasada bu
şekilde bir tek vitamini yada karışım halindeki bir çok
vitaminleri içeren bazı ilaçlar bulunmaktadır. Ancak bu noktada
içerdikleri vitamin miktarlarına ve de doğal alımla mukayese
edilmeyecek oranda değer kaybı olduğuna önemle dikkat
çekilmelidir.
Çağımız bitki çağıdır. Muhtemelen bitkisel ürünlere ilgimizin
ana nedeni “önleyici tıbba” olan zorunlu yaklaşımıdır. Modern
çağın insanı artık yaşam tarzının ve beslenme şeklinin
hastalıkları önlemede etkin olduğu bilinmektedir. Sentetik
yaklaşımlardan tamamen uzak, çevre dostu bir yaşam tarzıyla
bitkilerin artan kabulü optimum sağlığın geliştirilmesinde
önemli bir yol oynayabilir.vitaminler bu değişen anlayıştan
nasibini almış,sentezlendikleri yegane kaynaklar olan bitkiler
arasında, önem kazandırma yönünde etkin bir rol oynamaya
başlamışlardır.
Yağda
çözünen Vitaminler
Bitkisel ve hayvansal yağlarda bulunan A,E;D ve K
vitaminleridir. Bileşimlerinde sadece karbon (C)hidrojen (H) ve
oksijen (O) vardır.ısı ve yükseltgenme işlemlerine bir kısmı
dayanıklı ise de bir kısmı çok duyarlıdır.
Bu
vitaminlerin vücut kimyasındaki dengesi son derece önemlidir.
Eksiklikleri kadar fazla depolanmaları da ciddi klinik tablolar
oluşturur.
B Karoten (A Vitamini)
Bitkisel gıdalara da bulunan provitamin şeklidir. Karaciğer,
yağlı peynir, süt yağı, yumurta sarısı, deniz ürünleri, ıspanak,
havuç, kayısı, biber ve şeftali en ,iyi kaynaklarından olan A
vitamini turuncu renkli bir pigmenttir.
Bitki
kimyasında zengin konsantrede bulunan B Karoten provitamin
şeklidir.karotenler antioksidan maddelerdir. Akciğer ,mide,
yemek borusu, gırtlak be idrar kesesi gibi bir çok tümörün
oluşumunu engeller. Ayrıca bağışıklık sitemini uyarırlar ve
vücudumuzun savuma mekanizmasına yardımcı olurlar.
Kaynaklarından besin maddesi olarak alındığında , organizmada
bağırsak çepelinden emilirken ortadan bölünüp su katılmasıyla
vitamin A şekline dönüşürler. bu şekilde organizmaya giren A
vitamini kan akımı ile karaciğere gider ve orada nispeten büyük
miktarda depo edilir. (0.2 – 2.0 mmol/G ) kanda az miktarda
serbest halde dolaşabilmektedir.
Bu
vitamin göz sağlığının korunmasında ve tedavisinin sağlanmasında
etkinlik göstermektedir. Göze zarar veren UV ışınlarının
tutulması ve diğer zarar veren etmenleri dezenfekte etmesi
zamanla gözlenir. Sadece birkaç damla suyla göz sakinleşir,
görme iyileşir ve stabilize edilir.
Gen
ifadesi ve doku farklılaşmasını düzenleme üzerine de etkili
olan bir vitamindir. Dolayısıyla büyüme ve dokuların sağlığını
koruma ile ilgili hastalıkların oluşmasına karşın organizmaya
direnç kazandırmaktadır.
A
Vitamini sürekli besim maddeleri ile alınmalıdır. Aksi taktirde,
organizmada eksikliği görülebilir ve başlangıçtaki gereksinim
karaciğerden sağlanabilinir. Ancak zamanla eksiklik düşük kan
düzeyleri ile kendini gösteriri, klinik problemlere yol açacak
şekilde sonuç verir. Görme fonksiyonu üzerindeki azalma “gece
körlüğü” (keratomalazi,kseroftalmi) oluşur ve daha sonra gözün
epitel dokusu üzerinde nasırlaşma başlar.bu hastalıktan dolayı A
vitaminine “epitel koruma vitamini” (axeroftol) adı verilir.
Ayrıca eksikliği tüberküloza ve diğer enfeksiyonlara karşı genel
bir dayanıksızlık doğurmaktadır. Hayvanlar üzerinde denemeler,
eksikliğinin büyümesinin durmasına neden olduğunu göstermiştir.
A
Vitamini aşırı alınırsa toksiktir. Yağda çözünen bileşiklerden
olduğu için yağ doku ve bir çok hücrenin lipit bileşenleri
içinde bol miktarda depolanabilirler ve zamanla bu ürünler
toksisiteyi oluşturur. “A Vitamini toksisitesi” uyuşuklu,karın
ağrısı,baş ağrısı,aşırı terleme ve kolay kırılan tırnaklara
enden olur.
Tokoferol (Vitamin E)
Tokoferol E vitaminin en aktif şeklidir. E vitamini doğada
sadece bitkilerin bileşiminde bulunduğundan bitkisel gıdalar tek
kaynağıdır. Bitkisel yağlar, yumurta, çavdar, arpa ve fındık,
ceviz gibi kuruyemişlerden alınabilir.
Çiğ ve işlem
görmüş gıdalardaki düzeyi uygulanan işleme göre değişir.
Bitkilerde bulunan tokoferoller kimyasal yapı olarak
birbirlerine çok benzerler ve antioksidan maddelerdir. Bu
özelliğin en önemli fonksiyonu kolayca oksitlenebilir(tokokinon)
olmalarıdır, doymamış maddelerinin kendiliğinden oktidasyonunu
önlerler. Özellikle membran lipitlerinde bulunan yüksek ortanda
doymamış yağ asitlerinin peroksit oluşturmasını engelleyerek
zararlı oluşumların gerçekleşmesini önler.
E
Vitamini A vitamininin emilmesini ve depolanmasını
kolaylaştırır.normal üreme fonksiyonu için gereklidir. Kas
bütünlüğünü sağlanmasında etkindir.
Organizma için gereksinim duyulan E vitamini miktarı özellikle
beslenme şekline bağlı olarak değişir. Doymamış yağ asitleri
ağırlıklı beslenme gereksinimini arttırmakta iken selenyumca
zengin beslenme gereksinimini kompanse eder. İnsan
organizmasındaki yetersizliği, kısırlık, düşük riskinde artma,
kas yoğunluğu, kas zayıflığı gibi rahatsızlıklara neden
olabilir.
Suda Çözünen Vitaminler
Hayvansal veya bitkisel organizmaların sulu özütlerinde
bulunurlar.B Grubu vitaminleri ve C vitamini bu gruptadır. Suda
çözünen vitaminler yağda çözünmezler. Önemli bir kısmı;karbon
(C) hidrojen (H), oksijen (O) azot (N) ve kükürt (S)
elementlerinden, bir bölümü yalnız C,H ve O den oluşmuştur.
C Vitamini (Askorbik Asit)
Organizmanın en çok gereksinim duyduğu vitamindir, bunun sebebi
bilinmemektedir. Bu kadar önem arz etmesinin yanı sıra insan
vücudunun askorbik asit yapmaması ve de fazlasının vücutta
depolanamadan atılması gereksinimini karşılayabilmek için besin
maddesi olarak sürekli alınmasını gerektirir. Günlük alınamsı
gereken miktar, yaş, sosyo, ekonomik durum ve yaşam tarzına
bağlı olarak değişmektedir, rtalama olarak 40-60 mg alımı
önerilmektedir.
Bitkisel kaynaklı yiyecekli zengin kaynaklıdır. Sebzeler
,lahana, domates, biber brokoli, ıspanak, pazı, maydanoz ve
meyveler hint kirazı, kuş burnu, çilek ve turunçgiller askorbik
asit içermektedirler. Hayvansal kaynaklı yiyecekler ise (böbrek
ve anne sütü hariç) vitaminden fakirdirler.
Askorbik asit A Vitamini gibi antioksidan bir vitamin olmakla
birlikte bağışıklık sistemi üzerine de etkin bir vitamindir. Bağ
dokunun başlıca yapısal proteine olan kolejenin üretiminde
etkindir, diş ve kemik yapısı başta olmak üzere tüm vücudumuz
için gerekli olan bir vitamindir. Bu nedenle de zedelenme ve
yaralanmada önemli işlevi vardır. Besin maddelerinin
kullanımında (demir fosfat gibi) önemli faktördür. Stresle
mücadelede özellikle etkindir.
Askorbik asit bir çok fonksiyonda etkin rol oynadığından
yetersiz belirtileri spesifik olarak görülmektedir;
halsizlik,iştah kaybı, kemiklerde,kas ve eklemlerde ağrı,
yaraların iyileşmesinde gecikme gibi durumlar görülür. İleri
derecede eksik,iğinde deri altında ve kaslarda kanamalar,
şişmeler olur, diş eti enfeksiyonları ve dişlerin gevşemesi
görülür. Saç folikülleri etrafında sertlikler oluşur. Kolejen
dokunun destek görememesinin sürekliliği, eskiden deniz
yolcularının korkulu rüyası olan “skorbüt” hastalığına neden
olur.
Tazelik değeri olan pişirilmemiş besinler ya da pişirilme
özelliklerine edilerek pişirilen besinlerde (yeter ısıda, kendi
suyuyla pişme) askorbik asit gibi ısıdan etkilenen vitaminler
değerinden fazla kaybetmeden korunabilir. Kaynatılan besinler
askorbik asitlerinin beşte dördüne kadar varan miktarlarını suya
vererek kaybederler. Sebze ve meyvelerde ise kesilmiş ve
zedelenmiş kısımlar hızla oksidasyona uğramaya başlarlar, bu
nedenle mümkünse kesmeden kullanım tercih edilmeli, kesildi ise
de hemen sonra yenmeli, uzun süre saklanmamalıdır.
Hayati fonksiyonlarda etkin rol oynayan bu vitaminin korkunç
tablolarına maruz kalınmaması için gıda sanayi sentetik askorbik
asit kullanımı ile zengin içecekler, besinler elde etmekte, pek
çok çeşidi insanlığın hizmetine sunmaktadır. Ancak burada doğal
kaynaklı vitaminlerle sentetik vitaminlerine aynı bileşimine de
aynı biyolojik faaliyete sahip olmadığını özenle hatırlatmak
gerekir.
Ve
askorbik asit hiçbir kayba uğramayan özel bir bileşimle, ilk
günkü tazeliği ile insan metabozlimasına hayat veriyor.
B Grubu Vitaminleri ve Stres
Stres, çağımızın rahatsızlığı ve pek çok klinik tablonun da
nedeni hatta medeniyetin getirdiği bir çıkmaz sokaktır. Mücadele
için pek çok yöntem önerilmekte, bu alanda pek çok iş dalı
kurulmaktadır. Başaranlar ve başaramayanlar var elbette, strese
yenilip alkolizmin, sigaranın kölesi olanlar ve kaçınılmaz son
ölümcül hastalıklara yakalananlar… Peki, doğadan uzak standart
yaşam tarzının ve doğadan uzak beslenme alışkanlıklarımızın
hediyesi olan stres gerçekten hayatımızın çıkmaz sokağı mıdır ?
İşte
stresle mücadelede askorbik aside destek veren bir diğer güçlü
vitamin grubu… Bir arada ve düzenli beslenme alışkanlığımız
halini aldığında yaşamı tamamlanması gereken bir görev halinden
çıkarıp, bir senfoni haline getirmemize yardımcı olan büyük
güçlerdir. Bireysel olarak artı etkilerini de oluşturduklarında
fiziksel ve ruhsal sağlığımızı koruma yolunda önemle destek
verirler.
Tiamin (Vitamin B)
B1
vitamini hayvansal ve bitkisel her ikisinden de, kısmen serbest
kısmen birleşmiş olarak kompleks halde bulunurlar. Bütün tahıl
ürünlerinde, kuru baklagillerde, fındık, fıstık, ceviz gibi
yağlı tohumlarda,yürek, böbrek, karaciğer gibi sakatatlarda
bulunur. Vitamine olan gereksinim bütün yaş grupları için alınan
besin kalori miktarı (enerji) ve karbonhidtar ile doğru
orantılıdır. Genel olarak erişkinlerde günde 1 mg’ın altında
alınmalıdır.
Sinir
sistemi sağlığında önemli rol oynar, yetersizliğinde sinir
sistemi fonksiyonları bozulur. Kas hücrelerinin fonksiyonlarını
yerine getirebilmeleri için gereken enerji sağlanmalıdır, aksi
taktide sindirim ve diğer işlemler yerine getirilemez.
Yetersizliğin de mide-bağırsak kanalında (gastro intesinal
kanalda ) bozukluklar, ülser problemleri bunun sonucunda da
dilde ve dudaklarda acı, depresyon ve sinirlilik görülür. Kalp
ve öteki dokularda ödem oluşur, kalp yetmezliği ve çarpıntılar
oluşur. İleri derecede de eksikliği, el ve ayaklarda sancı,
karıncalanma, desteksiz oturup kalkamama gibi belirtiler oluşur,
bu hastalık “beri beri hastalığıdır.
Riboflavin (Vitamin B2)
Proteince de zengin kaynaklarda, (karaciğer ,böbrek), süt ve
ürünlerinde (peynir, yoğurt) ve de yumurta ,kuru baklagiller,
yeşil yapraklı sebzeler ve bira mayasında bulunmaktadır.
Riboflavin için günlük önerilen miktar yetişkinler için 1.2-1.7
mg’dır. Vitamine duyulan gereksinim alınan enerji ve proteinle
orantılıdır. Riboflavin en iyi şekilde pridoksin (B6),C vitamini
ve niasinle birlikte çalışır.
Temel
fonksiyonu, diğer maddelerle karbonhidratın, yağların ve
proteinlerin enerji üretimi için etkin rol oynamasıdır.
Antioksidan özelliğe sahiptir. Göz ve cilt sağlığını korumada
etkindir. Yetersizliğinde, kolajen üretiminin sürekliliği
bozulur,derinin yıkımı başlar; yüzde dudakta
kurumalar,çatlamalar,göz kenarında yaralanmalar,iltihaplanmalar
görülür.
Niasin (B3 Vitamini)
Bitki
ve hayvan dokularında yaygın olarak bulunur, kalın bağırsaklarda
üretilseler de kullanılamazlar. Yer fıstığı, patates, çikolata
ve kahve zengin kaynaklarındandır. Esansiyel aminoasitlerden
olan Triptofan dan oluşturulabilir. Triptofanca eksik beslenme
sonucunda vitaminin yetersizliği oluşabilir. Enerji üretiminde
etkin rol oynar. Isıya dirençli olduğundan besinler
pişirildiğinde yıkıma uğramaz. Yetişkinler için günlük ortalama
gereksinim 20 mg kadardır.
İnsanlarda niasin yetersizliği,deride, sinir ve sindirim
sisteminde değişmelere neden olur. Deride güneş gören bölgeler
daha etkin olarak değişir,sinir sistemindeki değişme ise ishal (diyare)
sonuçları ile kendini gösterir. Bu oluşumlar “pelegra hastalığı”
olarak tanımlanır. Büyüme çağında önem arz eder, eksikliğinde
çocuklarda büyüme durur.
Pantotenik Asit (Vitamin B5)
Vitamin B5 birçok hayvansal ve bitkisel besinlerinde
bulunduğundan Pantotenik asit adını almıştır. Yeşil yapraklı
bitkiler bu vitamini üreterek tohumlarında depolar, tüm
tahıllarda bulunur. Pantotenik asit diğer B vitaminleri gibi
kendi başına fonksiyon yapmaz
Organizmanın ve derinin gelişmesi, hastalıklardan korunması gibi
metabolik fonksiyonlarda rolü vardır. Gereksinim miktarı
yetişkinler için 5-10 mg önerilmektedir. Ancak besin
maddelerinin işlenmesi sırasında ısı etkisi ile önemli bir
miktarı kaybolduğundan daha fazla miktarda alım önerilmektedir.
Bütün besin maddelerinde bulunduğu için yetersizliğine de pek
rastlanmamaktadır.deneysel yetersizliği çalışmalarında , mide
bulantısı kusma,kas kasılmaları görülmüştür. Daha ileri
safhalarda hafıza kaybı ve ayaklarda karıncalanmalar, deride
ve saç dersisinde değişikler saptanmıştır.
Pridoksin (B6 Vitamini)
Avrupa’da daha
çok “Adermin olarak bilinir” vitamin B6’nın 3 şekli vardır;
pridoksin,pridoksal, pridoksamin formudur.günlük gereksinim
yetişkinler için 2 mg kadardır. Besin maddelerinde yaygın olarak
bulunmaktadır. En zengin kaynakları balık, sakatatlar
(karaciğer,böbrek) patates, erik, kuru üzüm,avakado, mayalı
hamur ve muzda bulunur. İnsanda vitamin yetersizliği
görülebilmekte ancak tipik bir rahatsızlığa neden
olmamaktadır.ısı ve ışıktan etkilendiği için, besin maddeleri
pişirilirken önemli derecede kayba uğramaktadır. Bu nedenle
gereksiniminden fazla alımı gerekmektedir. Yetersizliğinde sinir
sisteminde bozukluklar, deride, gözde ve ağızda iltihaplanmalar
görülür. Ayrıca, erkeklerde kolesterol artmasına ve damar
tıkanıklığına neden olur.
Folik Asit (B9 Vitamini)
B2 Vitaminin
kompleksinin bir komponentidir.hayvan organizmalarında ve
özellikle yeşil yapraklı sebzelerde bulunur.
Folik asit
Amerika Birleşik devletlerinde hem erekler, hem kadınlar
arasında bir numaralı ölüm nedeni olan kalp hastalığı için,
vücutta bulunan bir aminoasit olan hemosistenin normal
düzeylerini korumaya yardım ederek önler. Harward Tıp
Fakültesinde yürütülen bir çalışmaya göre, az miktarda yükselmiş
hemosistenim düzeylerine sahip erkekler, daha düşük düzeylere
göre kalp krizi geçirmeye 3 kez daha yakındır. Folik asit
açısından zengin bir besinle beslenmek kalp krizi geçirme
riskimiz olmasa bile önlem alma açısından akıllıca olacaktır.
Folik asit
mikroorganizmalar için büyüme maddesi olarak keşfedilmiştir.
Hücrede önemli metabolik olaylarda rol alır. Kemik iliğinde
eritrosit ve lökositlerin oluşumu ve olgunlaşmasında etkindir.
Yetersizliğinde kırmızı kan hücreleri olumsuz yönde etkilenir ve
bir tip anemiye “leggaloblastik anemi” neden olur ısıdan ve
ışıktan etkilenen vitamin besinlerin yanlış saklanması ve
hazırlanmasından, tekrarlanan ısıtma işlemlerinden etkilenerek
büyük miktarlarda kayıplara uğrar halsizlik, nefes
darlığı,ciltte soluk renk spesifik olmayan belirtilerindendir.
Bu belirtiler B12 yetersizliğinden kaynaklanan anemi sonucunda
da oluşan belirtilerdir.
Kobolamin (Vitamin B12)
Diğer
vitaminlerden en büyük farkı kobalt minareli içermesindir. En
iyi kaynakları hayvan ve organlarıdır (karaciğer, böbrek,vs.).
balık süt ve ürünleri, yumurta diğer vitamince zengin
yiyeceklerdir. Bitkisel gıdalarda çok nadir bulunabilir, örneğin
en iyi kaynağı alglerdir.ancak bu bitkilerden elde edinen
vitamin biyolojik yararlığı tartışmalıdır. Bu noktada vitamin
yararlanırına dikkat çekilmelidir.
Vitamin vücutta önemli rol oynar. Kan hücrelerinin (hemoglobin)
oluşumu ve olgunlaşmasında, bazı temel metabolik olaylarda
(protein ve yağın metabolize olması gibi) ve de sindirim ve
sinir sisteminin sağlıklı yaşamı için son derece önemlidir.
Kobalamin gereksinimi normal erişkinlerde 2-3 ug kadardır.hiçbir
hayvansal yiyecek almayan vejeteryanlar başta olmak üzere
insanlarda eksikliğine rastlanmaktadır.bu önemli vitaminin
eksikliği bütün yaşlılarda şiddetli zihinsel güçlüğe neden
olduğu için kısa süre önce “beyin vitamini” olarak anılmaya
başlandı. Gerçekte 60 yaşın üzerindekilerin %10 unun bu vitamin
düzeyleri düşüktür ve sonuçlar yıkıcı olabilir. Yetersizliği
ile bir tip anemi de oluşmaktadır, “persnisiyöz anemi”
halsizlik, nefes darlığı solgun cilt, çarpıntı, bacaklarda duyu
azalması, uyuşma, ağrılar belirtilerindendir. Sindirim sistemi
hastalıklarına da neden olabilmektedir. Ayrıca yetersizliği
santral sindirim sistemini olumsuz yönde etkilemektedir, bazı
nörolojik bozuklukların oluşumuna neden olduğu saptanmıştır.
Psodovitaminler (vitamin Gibi Olan
Maddeler)
Çeşitli besin maddelerinde bulunan, bazı özellikleri ile
vitaminler grubuna giren bazı özellikleri ile de vitamin
değildir denilen, özel olarak tüketilmeyen ancak
yetersizliklerine bazı rahatsızlıkların oluşumunda faktör olan
maddedir.Kolin (Lipotropik Faktör), bioflavanoidler, koenzim Q
bu gruptan birkaç tanesidir.
Kolin
B vitamini komplekslerinde bulunmaktadır. Hayvan ve bitki
dokularında dağılmış olarak bulunur. Deney hayvanlarından kolin
yetmezliği,karaciğer yağlanma ve siroz ile sonuçlanmıştır.
Aminoasit metabolizması enerji üretimi ve kasları geliştirmede
kullanılır. Asetil-kolin formu özellikle sinir sitemi üzerinde
etkilidir.
B Grubu vitaminleri
Kobalamin (B12) vitamini sinir sisteminin sağlığı için olmazsa
olmaz olan ve diğer pek çok önemli fonksiyonu olan vitaminlerin
bulunması önemini artırmaktadır. Bu vitaminlerin organizma
yararlı kullanımı kalitelerine ve de bir arada dengede
bulunmalarına bağlıdır. Dengelerinin yanı sıra bitkinin
metabolizmaya kazandırdıkları ile biyolojik zararlı kullanımının
sağlanması insanoğlunun yaşam senfonisinde, özellikle de kendi
yaşam standartlarımızı düşündüğümüzde ne derecede etkilidir?
Derlediğimiz bilgilerin eşliğinde düşünmek gerekir.
MİNERALLER
(ORGANİK ELEMENTLER VE TUZLARI)
Sağlıklı bir yaşam için bazı anorganik element ve iyonların
belirli miktarlarda bulunması gereklidir.zorunlu olan ve
düzenli bir şekilde tüketilmesi gereken otuz kadar mineral ve
kimyasal madde vardır. Bunların bir çoğu birlikte çalışır ve
işlevlerini yerine getirmek için birbirine bağımlıdırlar.
Minareler, biyolojik değerlenmeye göre; asal elementler ve
istenmeyen veya son derece zararlı olan elementler olarak
ayrılırlar.asal elementler organizma tarafından çok miktarda
gereksinmesi duyulan, enzim-hormon vitaminlerinin bileşenleri
olarak bulunan dirimlik faktörlerdir.Organizmada emilim
,sindirim ve bazı metabolik fonksiyonlarda önemli rol oynar.
Kemikler ve dişlerin oluşumunda etkindirler. Vücuda zararlı olan
elementlerde başta kurşun ve cıva olmak üzere bir dizi
elementlerdir, radyoaktif elementlerde bu sınıftadır.
Mineraller insan vücudunda bulundukları miktarlara göre de
“makro ve mikro” elementler olarak sınıflandırırlar. İnsan
vücudunda en fazla oksijen bulunmaktadır, bu durum vücudum 2/3
sinin sudan ibaret olmasından ileri gelmektedir dolayısıyla
hidrojen yüzdesi de yüksektir. Azot vücutta serbest halde
bulunan diğer elementtir. Karbon ve azot fazlalığı da organizma
dokularının temel olarak oluşumunu sağlamalarından gelmektedir.
İnsan
organizmasında Mineral Bütçesinin Önemi
Mineraller beslenmenin vazgeçilmez unsurlarıdır. Bunlardan her
birinin görevi bir diğerininki ile ilgilidir. Örneğin kemik ve
dişlerin oluşumunda kalsiyum, fosforun arasında belirgin bir
ilişki vardır. Bakır demirin kullanmasını katalizler ve kan
oluşumunda kobalt her ikisinide etkiler.
Minarelerin organizmadaki bütçeleri önemli bir nokta da diğer
maddelerden faklılık göstermektedir; Proteinler,
Karbonhidratlar ve yağların aksine mineraller organizmada ne
üretilirler nede tüketilirler. Besinler ile alınması ancak kaba
sınırlar içinde ayarlanabilinir. Bununla beraber boşaltım
işlevinin düzenleyici etkisiyle birlikte vücut sıvılarındaki
konsantrasyonları ayarlayabilmekte ve bir “iç ortam”
oluşturabilmektedirler. Bu durum bile insanlarda mineral
bütçesindeki bozuklukların (elektrolit bütçesi bozuklukları)
görülmesini engelleyemez.
Kalsiyum
Besinlerde çok az bulunan kalsiyumun başlıca kaynakları süt ve
süt ürünleri, yeşil yapraklı sebzeler, tahıllar,
yumurta,portakal, limon ve balıktır.fakat bazı sebzelerde olduğu
gibi çözünmeyen tuzları halinde bulunan kalsiyumun tamamının
metabolizma tarafından emilimi gerçekleşmez
Oysa
element vücudumuzun en fazla gereksinim duyduğu elementlerdir.
Yeşillikler için günlük gereksinim 800-1000 mg kadardır.
Kalsiyumun ortalama %99 dişlerdedir. Diğer bir mineral fosforun
%80 ide kemik ve dişlerdedir. Kemik ve dişlerde kalsiyum fosfat
depo edilmektedir ve bunun gelişimiyle kemik kristalleri meydana
gelir.kalsiyum sinir sistemindeki iletişiminde ve kasların
uyarılmasında büyük rol oynamaktadır, bu nedenle kandaki düzeyi
belirli düzeyde tutulmalıdır. Bu düzeyin altında ;solunum
kasları da dahil tüm kaslarda kasılmalar, kramplar ve ölüm
oluşur. Bu düzeyin üzerine çıkıldığında ise beyin
fonksiyonlarının azalması, koma ve ölüm gerçekleşir. Ayrıca
kalsiyum kanın pıhtılaşmasında yardımcı madde olarak işlem
yapar, hücre çeperindeki sıvı geçişinde ve bazı enzim
aktivasyonlarında önemli rol oynar.
Uzun
süreli kalsiyum eksikliğinde saç dökülmesine diş ve kemik
hastalıklarına (raşitizm, osteoporoz) rastlanmaktadır. Kalsiyum
vücudumuzun mimarisinin vazgeçilmez unsurudur.
Fosfor
Besin
maddelerinde yaygın olarak bulunabilen bu mineralin başlıca
kaynakları süt ve süt ürünleri, yağsız et, proteinden zengin
kaynaklar, kuru baklagiller, tahıllar, balık ve tavuktur.
Bitkisel kaynaklı besin maddelerinde mineralin biyolojik olarak
yararlanımı azalır, çinko, demir, kalsiyum gibi minerallerle
bağlanır.
Yetişkin insanlar için gereksinim duyulan miktar kalsiyumla aynı
olup 800-1000 mg kadardır. Bu iki mineralin kaynakları aynıdır
ve kalsiyum yeter miktarda alındığında fosfor gereksinimini de
karşılamış olur. Vücuttaki %80-90’ı kemik ve diş yapısında
kalsiyumla beraber etkinlik gösterir. Ayrıca mineral, hücre
yapısı ve fonksiyonlarında, enerji üretiminde, dokuların kendini
yenilemesinde rol oynamaktadır.
Mineralin yetersizliği normal bir beslenmede pek görülmez. Ancak
bazı rahatsızlıklarda fonksiyonelliğini yitirmektedir;
mide-bağırsak kanalındaki bir rahatsızlık mineralin emilimini
düşürmekte, kemik hastalıklarında (raşitizm, osteopoz) da
kalsiyumla oranı değişmektedir.
Vücudum makro düzeyde gereksin,im duyduğu bu elementleri, önem
taşıyan birbiri ile orantılı alımı ve bağırsaktan maksimum
emilimine destek verebilmektedir.
Magnezyum
Bir
çok besin maddesinde yaygın olarak bulunur, patates, kuru
yemişler, tahıllar, kuru sebze ve meyveler, esmer pirinç ve
etler, çikolata zengin kaynaklarındandır.
Günlük gereksinim duyulan miktar yetişkinler için 200-500 mg
dır.organizmada pek çok metabolik fonksiyonda özellikle enerji
ile ilgili reaksiyonlarda (ATP kapsayan reaksiyonlarda) zorunlu
olarak rol almasından dolayı en küçük bir yetersizliği ciddi
rahatsızlıklara neden olmaktadır. Magnezyum aynı zamanda santral
sinir sisteminde etkilidir, yüksek konsantrasyonları deprasan
etkilidir, hipotansiyona neden olur, kalp hızını azaltır ve
nihayetinde kalp durur. Yetersizliğinde, yorgunluk, uyuşukluk,
sitem dışı titremeler, saç ve tırnaklarda kırılganlık
görülmektedir.
Sodyum ve
Potasyum
Sodyum mineralinin ana kaynağı olan softa tuzu (NaCI) dur ve
değişik oranlarda pek çok besin maddesinde bulunmaktadır; et,
süt, yumurta, yeşil yapraklı sebzeler, konserve yiyecekler,
bira, ekmek, kek ve bisküviler. Günlük gereksinim yetişkin bir
insan için 1600 mg kadardır. Potasyum minerali de doğal olarak
bütün gıdalarda bulunmaktadır; patates, baklagiller, sebze ve
meyveler, kuru yemişler.günlük gereksinim yetişkin bir insanda
3500 mg kadardır. Bu iki mineralinde, özel sorunlar haricinde
beslenme yeterliğine pek rastlanmaz.
Sodyum ve potasyum vücut sıvısının temel iyonlarıdır. Sodyum
başlıca hücre dışı sıvıda yoğundur, oysa potasyum bir çok
enzimatik sürecin sinir sistemndek,i iletimin ve kasın çalışma
için zorunlu olduğu hücre içinde yoğun bulunur. Hücre dışında
soydu, hücre içinde de potasyumu yüksek düzeyde tutan mekanizma
hücrenin devamlılığını sağlamaktadır.
Bitkilerde potasyum sodyumdan fazla bulunur; sodyum ve potasyum
miktarlarına dikkat ediniz; Bunun nedeni potasyum iyonlarının
kolayca toprak tarafından emilirken, sodyum tuzlarının yağmurlar
tarafından denizlere taşınmasıdır. Bitkiler topraktan aldıkları
potasyumu organik asitlerle tuz olarak taşırlar. Bitkisel
beslenme ile de sağlıklı bir şekilde metabolizmadaki dengeye
yardımcı olurlar.
Demir
Yaşam
,için zorunlu elementlerdir, oksijenin kandan dokulara
taşınabilmesi için demirlere bağlanması gerekir. Vücutta toplam
olarak 2.5-4 g bulunan demirin %70 i kırmızı kan hücrelerinde
(hemoglobin hem-kısmı) %5i de kasların myoglobin bölümünde
bulunur, Geri kalan %25 kadar kısmı da dolaşımda bulunmaktadır.
Demir kolaylıkla değer değiştirebildiğinden metabolizmada
oksidasyona ve enerji reaksiyonlarında etkilidir. Demirin
metabolizmada okside edici gücü dolayısıyla da zarar verici
etkisi demiri taşıyan proteinin veya diğer antioksidanların
varlığı ile engellenir. Kontrol edilemediği zaman çok aktif
serbest radikallere çevrilerek hücresel zararlara neden
olabilirler;hücrelerin yaşlanması veya ölmesi gerçekleşebilir;
bu normal hücre yaşlanması olmasına rağmen bu tip oksidasyonlar
hücrenin erken yaşlanmasına neden olur. Demir bağışıklık sistemi
üzerinde de etkilidir. Tahıllar, kuru yemişler, yeşil yapraklı
sebzelerde bulunmaktadır.
Demirin, bir çok besin maddesinde bulunmasına rağmen organizma
tarafından kullanıldığı çok düşüktür. Hayati önem taşıyan demir
besin maddelerinde “hem ve nonhem demir” olarak iki form da
değerlendirilmektedir. En fonksiyonel demir hayvansal
kaynakların bir kısmında bulunan hem formudur; kimyasal
yapısından dolayı, kolayca oksijenle birlikte vücutta yüklenir
ve boşaltılabilinir, fakat araştırmalar %10-30 unun
metabolizmada emildiğinden %80 kadar kısmının atıldığını
göstermiştir. Tahıllar da , sebzelerde ve hayvan kaynaklı
yiyeceklerin bir kısmında bulunan nonhem demirinin emilimi besin
maddelerindeki diğer bileşimlerin mevcudiyetine bağlıdır.
Ispanakta, tahıllar da meyvelerde ve yumurtada bazı maddelere
bağlı olan demir, suda çözülmez, sindirilemez ve atılır. Çay ve
kahve alımı da nonhem demir emilimini olumsuz etkiler.
Peki
insan vücudu için gereksinim duyulan demir miktarı
karşılanmazsa neler olur ? besinsel demir eksikliği kansızlığa
(demir eksikliği anemisi)neden olur. Erkeklerde demir
gereksinimi kan kaybetmelerde, bağırsak kanaması gibi durumlarda
kendini gösterir. Kadın ve çocukların ise demire ihtiyacı
yoktur. Kadınların hamilelik döneminde gereksinimleri artar ve
menstruasyon kanamaları döneminde demir kaybettiklerinden demir
eksikliği kolayca ortaya çıkabilir.
Bitkisel kaynaklı besin maddelerinden demirin kullanıldığı en
iyi olanın sadece soya fasulyesi olduğu bilinmekteydi bugüne
kadar peki ya bitki öz suyunda nonhem demirinin sürekli ve
düzenli alımı fonksiyel kullanımı arttırmakta ve gereksinim
duyulan miktarda kullanıma yardımcı olabilmektedir.böylece
bağışıklık sisteminin gülü bir oksidatif madde olan demirle
zarar görmesi engellenmiş ve hücrelerin yaşlanmasına karşı
savaşta metabolizmaya destek ver,ilmesi sağlanmış olur.
Bakır
Bakır
bütün doğal besinlerde bulunur. En zengin kaynakları hayvansal
gıdalardır. Bitkisel kaynakları ise kuruyemişler, kuru
baklagiller ve tahıllardır. Ancak organizma tarafından alınan
bensin maddelerinin posası bitkisel kaynaklı bakırın alımını
azaltır.
Bakır
hemoglobin oluşumunda etkindir, kan hücresine oksijen taşıyıcısı
olarak hareket eder. Birçok enzimlerin reaksiyonlarında dirimsel
trol oynar. Ayrıca protein yapılarında fonksiyonel rol oynar ;
bakır taşıyan protein (lisil oksidaz)elastin ve kollojenin
çapraz bağlarının oluşumuna yardımcıdır. Bu şekilde kan
damarlarının bağ dokusuyla devamlılığı sağlanmış olur.
Günlük gereksinim duyulan miktar yetişkinler için 1-3 mg dır.
Yetersizliğine pek sık rastlanmamakla birlikte, yetersizliğinde
bağışıklık sistem etkilenir ve genetik hastalıklar görülür;
Wilson hastalığı ve Mankes sendromu. Metabolizmaya fazlaca bakır
yüklendiğinde ise “bakır depolama hastalığı oluşur; safra kesesi
ve barsak yardımı ile büyük miktarların dışarı atılımı
başarılamadığından bakır birikimi oluşur, beyinde
karaciğerlerde, gözlerde ve diğer organlarda birikir ve
organlara zarar verir.
Mangez
İnsan
veya hayvan dokusunda pek az miktarda bulunur, karaciğer,
pankreas ve saçlardadır insanlar için gereksinim duyulan
miktarın pek az olduğu da aşikardır ve fazlasının da zehir
etkisi vardır.
En
zengin kaynakları bitkisel besin maddeleridir. Yapraklı
sebzeler, tahıllar, kuru baklagiller, kuru yemişlerdir. İnsanlar
manganezin çoğunu ay ve kahveden alırlar. Hayvansal gıdalar
mineralce fakirdir. İnsanlarda yetersizliği dengeli beslenmenin
sağlanamadığı durumlarda ortaya çıkmaktadır.
Krom
Kan
şekerini dengeler, insülinin ve hücre membranı arasında köprü
görevi görmektedir hatta insülin yapısını da etkilendiği ileri
sürülmektedir. Protein metabolizmasına da yardımcı olur. Günlük
gereksinim yetişkinler için 50-200 ug dır. Eksikliğinde kan
şekeri düşmekle (hipogilisemi), serum kolesterol triglisereit ve
açlık insülin düzeyi yükselmektedir. Diyabetlerde eksikliğine
rastlanılmamaktadır.Bira mayası kuru yemişler, mantar ve şarap
diğer zengin kaynaklarındandır.
Çinko
Çinkonun deri ve bağ doku metabolizmasında özel bir yeri vardır,
proteinin ve kollojenin sentezine etkindir. Saç ve deriye renk
veren pigment hücrelerinde etkilidir. Enzim komponenti olarak
bulunmakta (70-90 tane) ve bunlar karbonhidrat ve enerji
metabolizmasında, proteinlerin sindiriminde, Nükleik asit
sentezinde karbondioksit taşımasında ve diğer bir çok
reaksiyonda yer alırlar.
Günlük gereksinimini karşılayabilecek miktar yetişkinler için
10-25 mg dır, dengeli besin alınması halinde bu karşılanabilinir.
Çinko yetersizliğinin en önemli belirtisi iştahsızlıktır.
Geçirilen kronik bir rahatsızlık, özellikle yaşlılık ve
çocukluk döneminde iştahsızlık varsa çinko yetersizliğine
rastlanabilinir. Bu durum çocukların bensel ve cinsel gelişimini
olumsuz etkileyebilir yaşlılarda sıklıkla yararlandıkları için
iyileşmenin gereksinimine neden olur.
Deniz
ürünleri, et, yumurta, kepekli ekmek, karaciğer, lahana ve
sarımsak diğer zengin kaynaklarındandır.
KARBONHİDTARLAR
İnsan
ve hayvanlar için en önemli enerji kaynağıdır. Enerji
gereksinimimizin %55-60’ının karbonhidratlardan sağlarız. Doğada
en fazla bulunan organik moleküllerdir. Karbonhidratlar
öncelikle “şekerler ve şekere benzemeyen polisakkaritler” olmak
üzere 2 ye ayrılır.
Şekerler
Bunlar basit şekerler (monosakkaritler) ve bileşik şekerler (olisaklkaritler)
olarak iki gruba ayrılırlar. Kristalsi, az çok tatlı maddeler
olup suda çözeltiler yaparlar.
Yaşamımıza tat
veren bu maddelerin neler olduğunu kısaca hatırlayalım.
Glikoz;
Meyvelerde ,bitki özlerinde,bal ve soğanda bulunur. Kan şekerini
hemen yükseltir. Organizmada genellikle nişastanın yıkımı
sırasında ortaya çıkar.
Frukoz;
meyve şekeri olarak bilinir. Glikoz gibi kan şekerini
yükseltmediğinden diyabetliler tarafından kullanılır. Glikozdan
daha tatlıdır.
Sakkoroz; Günlük yaşamda kullandığımız toz, kesme, pudra
şekeri sakarozdan oluşmuştur.şeker pancarı ve şeker kamışından
elde edilir.ayrıca incir, üzüm, hurma, havuç gibi bazı meyve ve
sebzelerde de vardır. Kan şekerini çabuk yükseltir.
Laktoz ; Süt şekeri olarak bilinir. En az tatlı olanıdır.
Maltoz; tahıllardan elde edilir. Organizmada nişastanın
yıkımında ortaya çıkar.
Polisakkaritler
Şekere benzemeyen bu bileş,imler tatsız ve yüksek molekül
ağırlığında kompleks yapılardır. Suda çözünmezler, suda
dağılabilen koloidal çözelti yapar. Polisakkaritlerin yapı
taşları sadece basit şekerler (monosakkaritler) değildir, bazı
tüketilmiş bileşikler (amino şekerler ve üronik asitler) de
vardır.
İnsan ve
Hayvanlarda Polisakkaritler
İnsan
ve hayvan metabolizması, bitkilerde yoğunlukla bulunan
polisakkaritlerden az miktarı kullanılır. Sindirim sisteminin
kaldırabileceği miktar sınırlıdır, spesifik bir emilme şekliyle
(pnositöz)kullanılır ve bir kez emilimi gerçekleşir, o oranda da
kalır.
Glikojen; insan ve hayvanların depo ettikleri polisakkaritir.
Kas dokular ve karaciğerde depolanmaktadır ve karaciğerin
glikojen içeriği beslenme durumu ile sıkı bağımlıdır, kısa süren
bir açlık durumda bile minimuma düşer. Bitkilerde bulunmaz,
sadece tatlı mısırda bulunmuştur. Kimyasal bileşim ve bir çok
özellikleri bakımında nişastaya benzer.
Bitkilerde
Polisakkaritler
Bitkilerde çok sayıda karmaşık yapılı polisakkarit
bulunmaktadır. Nişasta, selüloz, pektin, zamklar bu gruptadır.
Bunların başlıca iki fonksiyonları vardır; hücre zarları ve
iskeletler maddelerini oluşturmaları ve de yedek besin
olmalarıdır.
Nişasta ; bitkilerde havadaki karbondioksitin
özümlenmesi(fotosentez) ile oluşan glikozun özel enzim sistemin
altında yoğunlaşması ile oluşur. Suda çözünmeler ve tatları
yoktur. Bitkilerin köklerinde, gövdelerinde, yapraklarında veya
meyvelerinde depolanmaktadır; nişasta tanecikleri ince bir
protein katmanı ile çevrilmişlerdir ya da selüloz duvarına
tutunmuş olabilirler.
İnsan
beslenmesinde en önemli besin polisakkarittir, günlük
karbonhidrat gereksinimin çoğunu nişastadan alınır ve sindirim
enzimleri tarafından yavaş yavaş şeker dönüştürülür. Fazla
alınması durumunda ise yağa dönüştürülüp depolanır.
Fruktanlar; tüm genç bitkilerin hücre duvarlarını
oluşturmaktadır;birçok bitkinin kök yumrularında depo
polisakkarit olarak nişastanın yerine , bazı bitkilerde de
nişasta ile birlikte bulunur.
Pektin; tüm genç bitkilerinin hücre duvarını
oluşturmaktadır; parankima hücre duvarında, meyve ve sebzelerde
bulunur. Yapısı kesin olarak bilinmemekle birlikte iyi su
tutucudur, jöle oluşumunu sağlar.
Bitki
Zamk veya zamklı sular (musilaj); karmaşık maddelerdir. Suda
çözünen ya da su ile şişip yapışkan koloidal çözeltiler yapan
polisakkaritlerdir. İnsan beslenmesinde önemli bir yeri yoktur.
Daha çok sanayide kullanılır,şekercilikte kristalleşmeyi
önlediğinden önemlidir.
Selüloz
Bitkilerin odunsu kısmanda ve hücre duvarlarının dış kısmında
bulunur. Doğada en bol bulunan organik maddelerden olan
selüloz, ünülin başta olmak üzere lignin, kitin maddeleriyle
sertleşmiş olarak bulunur. Suda çözünmeyen bu madde insan
sindirim enzimlerinden etkilenmez ve sindiremez ancak sindirim
sisteminin düzenli çalışmasında etkinlik gösterir; organizmada
artık hacmi arttırarak dışkı durumunun düzenlenmesini sağlar ve
barsak hareketlerine yardımcı olur.
Bitki
Bileşiminde ki Polisakkaritler
Polisakkaritlerin aldığı rol bu mucizeyi bitkinin etki
mekanizması açıklanabilmektedir. Bitki yapısında monosakkaritler
ve polisakkaritler bir arada bulunmaktadır.
Gluko-monnoz
monosakkaritleri hlüko-mannan yüksek polimer polisakkaritleri
şeklinde bulunmaktadır. Bu şekerler çok özel şekerlerdir.
Şekerlerin bir çoğu enzimler tarafından parçalanırlar, emilirler
ve tekrar inşa edilirler. Emilme biçimleri barsak ta olur. Gluko-mannan
zincirlerin bir kısmı da sindirim sisteminde bütün halde
emilirler.
Enerjinin primer kaynakları olan bu bileşimlerin iltihaplanmayı
önleyici etkisi vardır. Bu yüksek polimerlerin hipertansiyon,
kolesterol ve artrit üzerinde etkin olduğu, karaciğerin
çalışmasını düzenlediği bilinmektedir. Aynı zamanda bağ dokunun
iskelet maddesi olan polisakkaritler, kalsiyum ve fosfat alım
miktarının arttırmaktır.
Karbonhidratlar
Besin
maddelerinin üretiminde kullanımına kadar geçirdiği işlemler
esnasında içerdiği besin eğerlerini kaybetmesi gerekmekte ve son
derece ileri teknoloji gerektiren prosesler ile mümkün
olmaktadır.
Çok
sevdiğimiz muzu elmayı, portakalı soyar soymaz yemezsek, yeşil
yapraklı sebzeleri bıçakla kesersek ya da bir süre bekletirsek,
ortamdaki oksijenle temas başlar ve besin değerini hızla
kaybeder. Bu reaksiyonlar, besinlerdeki karbonhidrat durumu ile
ilgilidir ve çok karışıktır. Enzimli ve madde (substrat)
gereklidir, birbirinin eksik olması bu istenmeyen durumu önler
oksijensiz bir ortam yaratmak (vakumlama, etkileşmez gaz
atmosferi) ve işlem prosesini hızla yapılması kaliteyi koruma
açısından zorunludur.
STEROLLER (STORELER/STERİDLER)
Steroller lipit (yağ) bileşenleridir, kimyasal olarak
benzemezler ancak benzer fiziksel özellikleri vardır. Steroller,
kristali alkoller olup doğada serbest halde yada yağ asitleriyle
bileşim halinde (mumlar) bulunurlar.
Bitki
steroidleri “iltihaplanmayı önleyici (anti-enflamatuar)”
maddelerdir, bileşiminde bulunanlar şunlardır; kolesterol,
campesterol,lupeol.
Kolesterol
Kolesterin olarak da bilinir, insan vücudunun başlıca
sterolüdür. Bütün dokulara dağılmış halde bulunur. Önemli
miktarda beyinde, karaciğerde, adrenal bezlerinde, sinir
dokusunda ve deride bulunur. Karaciğerden salgılanan kolestrenin
%90’ı safra asitlerine dönüşür(oksitlenir), bir kısmı ise
değişime uğramadan safraya karışır ve safra kesesi taşlarını
oluşturabilir. Storedi hormonların ön maddesidir;cinsiyet
hormonları (androgen ve östrogen) bunlardandır.
Hayvanların dokularında bulunan bir tip kolesterol (7-dehidrokolesterin)
güneş ışınlarıyla D vitaminine dönüşür. 7- dehidrokolesterin
insan için en önemli provitamindir, deride oldukça yüksek
konsantrasyonda bulunur. Güneş ışınları yada UV ışınları
tarafından fotokimyasal reaksiyona uğrayarak önemli bir bileşime
dönüşür (dehidroksikolekalsiferol). Bu bileşim iskeletin
özellikle mineralleşmemiş bölgelerinde iyi bir şekilde
mineralleşmeyi sağlar. Kemiğin önemli bileşimleri olan kalsiyum
ve fosforun dağılımı sağlamak suretiyle diş ve kemiğin
oluşumunda etkilidir. Bileşimin etkisi raşitizm hastalığına
neden olur.
B
Sitosterol
Bitki
dokularındaki sterol B sitosteroldür. Bitkisel steroller
kolesterolden farklı olarak insanlarda az miktarda emilirler.
Hatta fazla miktarda bulunan bitkisel steroller kolesterolün
emilimini azaltırlar (inhibe ederler).bu durum yüksek plazma
kolesterol düzeyi “hiperkolestrolemi” problemini azaltmak için
önerilmektedir.
SPONİNLER
Doğada az miktarda fakat dağılmış halde bulunur. Renksiz kristal
acı maddelerdir. Suda iyi çözünen çok köpüren çözeltiler
oluştururlar, kullanımları da bu özelliğinden gelir. Bu
özellikleri dışında suda çözünmeyen bileşimleri de vardır ve
bunların seyreltik çözeltileri bile zehirlidir, kana şırınga
edildiğinde zehirli olan bu bileşimler ağız yoluyla da
alınabilirler. Bu bileşimler eskiden ilaç ve ok zehiri olarak
kullanılırdı.
ANTRAKİNONLAR VE TÜREVLERİ
Bu
bileşenler tek başına jelde bulunurlar. Genellikle zehirli
maddeler olarak bilinirler ve tek başlarına yoğun oranda
olukları zaman bu etki gözlenebilir. Ancak eser miktarda
bulunmak zorundadırlar ve zehirlidirler. Laksatif etki
gösteririler, barsaklardaki emilmeyi arttırırlar ve ağrı kesici
(aneljezik) etkilerinden yararlanılır. Güçlü antibakteriyel
(bakterilere karşı) ve virüsidal (virüs öldürücü) etkiye
sahiptirler.
Bileşimin de acı bir tat katarlar ve jel/usare karışımına sarı
veya portakal rengini verirler. Renk antrakinoun yapısından
ileri gelir. Bunlar çiçek, gövde yaprak ve kök hücrelerinin
özünde çözülmüş olarak bulunurlar.
|
Emodin |
Bakterileri öldürür ve
cilt problemlerinde etkilidir |
|
Antrasen |
antibiyotik ve anti-enflamatuar
(iltihap önleyici) |
|
Antronol |
antibiyotik özellik
gösterir. |
|
Chrysophanic |
Acıt cilt mantarlarını
önleyici etki gösterir. |
|
Eterel yağ |
analjezik etki gösterir |
|
Sınnamonik acıt esteri |
Analjeik ve anestetik
etki gösterir |
|
Izobarboloin |
Aneljezik ve antibiyotik
etki gösterir |
|
Resistanol |
Bakterileri öldürür. |
HORMONLAR
Katı
kısımda bulunan diğer küçük molekülerdir.
Oksinler
Bitkisel kaynaklı bir hormonudur. Bitkinin büyümesinden
sorumludur. Bitki tohumlarında daha yoğun olarak gözlenir.
Giberellin
Fitopatojen mantarların bir ürünü olarak izole edilmiştir.
Bitkilerin hızlı büyümelerinin sağlanmasının yanı sıra, hücre
bölünmesini de hızlandırır.
Bitkilerin
“gelişme hormonu” olarak tanımlanmaktadır.
BESLENME GEREKSİNİMİ
İnsanlar hem yaşamın devamı hemde
onlardan beklenen verimin elde edilebilmesi için değişik besin
maddelerine değişik miktarlarda gereksinim duyarlar.Bu besin
maddelerin bitkisel ve hayvansal kaynaklardan kompleks halinde
alılar ve metabolizma adı verilen ortamda bir çok değişikliklere
uğratarak özümlerler, ,değersiz ve zararlı atıklar da atarlar.
İnsanlarda beklenen
verim genelde dört ana başlık altında tanımlanabilir.Bunlar:homeostazı
korumak,büyüme,kas gücü olarak da tanımlanabilen iş verimi
(enerji)ve üzeri faaliyetleridir.İnsanoğlu yaşamını devam
ettirebilmek ve bahsedilen verimler sağlıklı bir biçimde
sürdürebilmek için,karbonhidrat
yağlar,proteinler,vitaminler,mineralle ve hormon,enzim gibi
diğer etkicil maddelerle gereksinim duyarlar.
Alınan besin maddeleri
miktarları vücudun metobilik gereksinimlerini karşılayacak
nitelik ve nicelik taşımalıdır. Bununla beraber vücuda alınan
gıdalar değişik oranlarda besin maddeleri içerdiklerinden
aralarında uygun bir dengeyi korumak gerekmektedir.
BESLENMENİN FONKSİYONLARI
Gün içinde gıdalarla
besin maddeleri,insanların yaşamının devamını ve yaşamın bir
parçası olup verimler sağlayabilmek amacıyla öncelikle
homeostazı korunması için gerekmektedir.
Homeostazı korumak
Homeostazı vücudun iç çevresinde
sürdürebilmesi işlemdir.Hücre ve dokuların birleşenleri sürekli
kullanılır ve vücudun iç çevresinde uygun sınırlar içinde
sürdürebilmesi için tekrar yerlerine konulmalıdır.Her gün besin
maddelerin alınması gereklidir.Çünkü :gereken yapı taşlarının
sağlanması ve ısı-elektrolit asit baz dengesinin sürdürülmesi
zorunludur.İnsan vücudunun ortalama bileşeni tablo`6da
gösterilmiştir.
|
Bileşen |
% |
|
Su |
55 |
|
Proteinler |
19 |
|
Yağlar |
19 |
|
Karbonhidratlar |
<1 |
|
Mineraller |
7 |
|
Vitaminler |
<0.01 |
Eğer vücut yağı göz arda edilirse
yağsız vücut kişinin ağırlığı kabul edilir.Sağlıklı erişkinlerde
ortalama yağsız vücut kitlesinin%65-70 ini su
oluşturur.İnsanlarda günlük su gereksinimini belirleyen etken
ise besin maddelerinin kalori içerikleridir.Bu gereksinimin
erişkinlerde besin maddelerinin içerdiği kalori başına 1 ml iken
bebeklerde 1.5 ml olarak belirtilmektedir.
Bazı durumlarda vücutta su dengesi
ile ilgili bir takım sorunlarla karşılaşabilmektedir.Bunlar;sıvı
kaybı ve sıvı fazlalağı olarak tanımlanabilir.Sıvı kaybı;aşırı
terleme,kusma isal veya aşırı yanıklar sonucu olabilir.Sıvı
fazlalagı ise böbrek veya kalp yetmezliği gibi su ve sodyumun
normal atılımı etkileyen hastalıklardan gerçekleştirilir.
Büyüme
Bireyler çocuklarda
olduğu gibi yaşamlarını belli dönemlerde yeni dokular oluşturmak
için ek besin maddelerine gereksinim gösterirler.
Enerji Gereksinimi
Her insan yaşam sürecinde beklenen
verimleri sağlayabilmek için enerjiye gereksinim
duyar.Enerji,günlük olarak tüketilen gıdalarda bulanan besin
maddelerden sağlanır.Sağlıklı olabilmek ve beklenen verimi
gerçekleştirebilmek için gereksenen enerjiyi saplayacak miktar
ve kaliteden besin maddelerine gereksinim duyulur.Enerji
gereksinimi bireyin faaliyet çevre fizyolojik fonksiyonlarına
bağlı olarak oldukça değişiklik gösteren kavramdır.Örn:büyümekte
olan bir çocuğun bir sporcunun hasta olan bir insanın enerji
gereksinimlerine birbirinden hep
farklıdır ve onların günlük
beslenmelisi bu gereksinimlere göre düzenlenmelidir.
Üreme faaliyetleri
Üreme faaliyeti erkeklerde sperma
kalitesi ve verimi kadınlarda ise ovulasyon(yumurtlama) ve
gebelik durumu olarak ifade edilebilir.işte bu verimlerin
sağlanabilmesi için de vücudun değişik miktarlarda gereksinimi
söz konusudur.
Besin
maddeleri
İnsanların besin duyduğu besin
maddelerini genelde 6 ana gurupta adlandıra biliriz
bunlar;karbonhidratlar yağlar proteinler vitaminler minareler ve
sudur.besin maddeleri ve bunların temel fonksiyonları tablo 7`de
gösterilmiştir.
|
Besin |
ANA FONKSİYON |
|
Karbonhidratlar |
Enerji kaynağıdırlar |
|
Yağlar |
Enerji kaynağıdırlar.Vücudundegişikk
dokularda yapısal fonksiyon gösterirler |
|
Proteinler |
Vücudun temel yapı taşlarıdır |
|
Vitaminler |
Metebolik faaliyetlerde özel öneme
sahiptirler,enerji değişimi sağlarlar |
|
Mineraller |
Metebolik faaliyetlerde özel öneme
sahiptiler iskelet ve dişlerin temel yapı taşlarıdır. |
|
Su |
Yaşam onsuz düşünülemez. |
Karbonhidratlar ve yağları
enerji kaynağı olarak özel öneme sahiptirler.Bunlardan
karbonhidratlar özellikle basit şekerler formunda vücudun ana
enerji vericilerdir.Yağlar ise enerji içerikleri bakımında
karbonhidratlara göre yaklaşık 2.5misli daha fazla kalori
sağlamalarının yanı sıra esansiyel ve yağ asitlerin aynı zamanda
A,D,E ve K gibi yağda çözülür vitaminlerin taşıyıcıları olmaları
özelliği ile önem arz ederler.
Proteinler çocuklarda
ve gebelikte büyüme üzerine olan özel önemlerini yanı sıra doku
yenilenmeleri üzerinde de fonksiyona sahiptirler.
Vitaminler
metabolizmada gösterdikleri fonksiyonlarla yaşamın devamı büyüme
ve üreme üzerinde eser miktarlarda gereksinim duyulmalarına
rağmen büyük öneme sahiptirler.
Minareler aynı
vitaminlerde olduğu gibi değişik Metebolik faaliyetlerde yer
almakla birlikte kemiklerin dişlerin kanın ve saç gibi dokuların
temel yapı taşları olmakla özellik gösterirler bazı iz
elementlerinin üreme fonksiyonların üzerinde de etkili olmaları
onlara ayrı bir özellik kazandırır.
Su yaşamın kaçınılmaz
tek kaynağıdır.Hayvansal organizmalar açlığa uzun mürtetler
dayanabildiği halde susuzluğa ancak ve ancak 3-4 gün gibi kısa
süreler için direnç gösterebilirler.Çünkü su vücutta tüm
dokuların temel yapı taşı olmakta beraber kanın ana bileşeni
olması besin maddelerin çözülmesi artık maddelerin vücuttan
atılması vücut ısısının dengelenmesi(ısı reğülasyonu)ve birçok
metobilik faaliyete ortam hazırlaması nedeniyle bir unsurdur.
BESLENMEDE DİKKAT EDİLECEK
HUSUSLAR
Vücudun ihtiyaç
duyduğu besinler hayvansal ve bitkisel kaynaklı besin
maddelerden bir kompleks olarak alınırlar.Bu kompleks maddeler
etkicil olmakta beraber vitamin ve mineral maddeleri içerirken
büyük miktarlarda protein yağ ve karbonhidratlardan oluşmuştur.
İnsanların
beslenmesinde dikkat edilecek en önemli husus gereksenen besin
maddelerden nitelik ve nicelik bakımından tam ve dengeli olarak
tüketilmesidir.Bu demektir günlük tüketimde besin maddelerin ne
gereğinde az nede gereğinden fazla alınmalıdır.Aksi takdirde ya
yetersiz beslenmenin yada aşırı beslenmenin sonuçları
kaçınılmaz.
AŞIRI BESLENME
Günlük enerji
tüketiminde daha fazla enerji vererek besin alınması ağırlık
artışına neden olur.Vücuda alınan protein ve karbonhidrat gibi
besin maddelerden gereksinime fazlaları organizemde yağa
dönüştürülür ve depolanır.Buna benzer şekilde yağların
fazlasının da neden olduğu şey yine aynısıdır.
Yağın depolanmasına
hücrelerin büyümesine lipit moleküllerin yığılması veya yağın
biriktiği dokularda hücre sayıları çoğalması sayesinde
gerçekleşir.Vücutta yağın birikmesi ilk çocukluk yılarında ve
ergenlik çağında çoğalır,daha sonra hücre sayısı sabit
kalır.Vücutta yağ birikenleri henüz artmakta olmakla yaşlarda
aşırı beslenme hayat boyu aşırı kilo alma eğilimine neden olacak
özellikle tehlike arz etmektedir.
Bu tür yağlanmalarda
ileride anlatılacağı kadar üzerine diğer bazı rahatsızlıklara
neden olmakla birlikte gündemde gelen en önemli problem
şişmanlık olmaktır.
Yetersiz beslenme
Geri kalmış ve
gelişmemiş olan bir çok ülkede milyonlarca insan özellikle
nitelik bakımından yeteriz beslenmektedir.Bu durum esansiyel
beslenme unsurludan bakımından geçerlidir.Bu demektir ki adı
geçen koşullarda vitamin ve özellikle proteinler yapı taşları
olarak amino asitler bakımından derin bir beslenme sorunu
vardır.Zorunlu beslenme unsurları ve vitaminleri dengeli bir
şekilde içeren beslenme maddelerden yetersiz miktarda alınması
büyümenin yavaşlamasına zayıflama ve diğer belirtilerek birlikte
özellikle dirençsizlik gibi sorunlara neden
olmaktadır.
BİTKİSEL BESİNLER ve ÖNEMİ
Beslenme ve önemi
incelediğimizde ilk bölümde özenle beslenmenin kalitesinden
bahsettik.İnsanların besin maddelerden tüketirken nitelik ve
nicelik bakımından tam ve dengeli bir şekilde kullanılması
zorunluluğu besin maddelerden ayrıntısıyla gözden geçirdiğimizde
daha fazla anlaşılır hale geldi.Bu öğelerin gereksinime duyulan
miktarda kadar yararlı kullanımlar için birbirlerine bağımlılık
önemli faktörler arasında daydı ve bazıları da vardı ki olmazsa
olmazdı.Besin maddelerin önemini ve kaynaklarını hatırlamamızın
ardından bitkisel ve hayvansal besinlerin özellikle ve toplu
olarak kıyaslanmasına yaparak şu gerçekler dikkatimizi çeker.
Sağlıklı bir cildin
üst tabakasındaki prigmenler yaş ırk ve bünyeye bağlı olarak
açık bir pembelikten koyu kahverengiye kadar değişim gösteren
renk verir.Cildimiz gözenekli yaşanan bir canlıdır.Vücut her gün
cildi yeniden üretmektedir,bu üretim içten dışa doğru
gerçekleşmekte yaklaşık olarak dört hafta içinde cilt kendini
tamamen yenilemektedir.Bu dönüşüm günlük bizim fark edemediğimiz
miktarda aşınma ve dökülme ile gerçekleşir.Cildiniz temizliğe ve
bakıma gösterdiniz özen yenilenmeye yardımcı olmaktır.
Derin yapılanması dıştan içe
doğru üç tabaka şeklindedir.
1.
Dış Tabaka (Epidermis)
2.
Orta tabaka(Korium)
3.
Alt Tabaka(Subkutis)
1.
Dış Tabaka(Epidermis)
Bu tabaka 0.6-0.9 mm
kalınlığındadır,değişik yapılarda birbirlerine bağlı aşağıdan
yukarıya doğru katmanlardan oluşmaktadır.
a)
Bazal hücre tabakası
b)
Dikenli Hücre Tabakası
c)
Çekirdekli Tabaka
d)
Şeffaf Tabaka
e)
Boynuz Tabaka
En alt tabakası olan
bazal hücre tabakası bir sıra silindirlik hücreden
yapılmıştır.Bu hücrelerin büyük bir kısmı(%95) keratin sentezi
yapar.Bunların arasında renk cisim de vardır.Pigmentler bazal
hücre tabakası bulunmalarına rağmen yukarı katlara doğru uzanan
dallı budaklı hücrelerdir UV ışınlarına karşı çok
hassaslardır.Pigmentlerin yığılması önemli sorun teşkil eder çil
ve benlerin oluşması nedeni bilinmeyen bu yığılmalardır.
Epidermisin diğer
katları bu bazal kat doğurur.Buradaki hücrelerin bölünerek
çoğalması yoğunlukta istirahat hakinde ve uyurken olur.Kasların
çalışması sırasında bu faaliyet en azdır.
Bazal katın üzerinde
deri yüzeyine paralel olarak yerleşen dikenli hücreler tabakası
bulunur.Birbirlerine ile temas halinde bulunan bu hücreler
arasında ki boşluklarda lenf bulunur.
Dikenli hücreler katı
üzerinde 2-3 sıra iğ şeklinde hücrelerden yapılmış çekirdekli
tabaka bulunur.Bu katmanlarda hücrelerden arasında köprüler
bulunmaz ve çekirdek incelmiş ince pililer halinde buruşmuş
durumdadır.
Dikenli hücreler katı
üzerinde çekirdek çok fazla atrofiye olmuş ve yassılaşmış
hücrelerden oluşan şeffaf tabaka vardır.Bu tabaka hücreler mutad
boya metotları ile çekirdeksiz görülmektedir.
Şeffaf tabakanın katı
üzerinde çekirdekleri çok daha fazla atrofiye olmuş ve
yassılaşmış hücrelerden oluşan boynuz maddesi olan keratine
benzeyen boynuz yağı vardır.Bu kattadaki hücre sayısı kişinin
yaşına ve derinin muhtelif bölgelerine göre değişir.Alttaki
hücreler birbirlerine bağlı oldukları halde üsttekilere bağlar
gevşemiştir ve dökülmüştür.
2.
Orta Tabaka(Korium/Kutis)
Epidermis altındaki bu
tabaka deri yüzeyine paralel olan bağ dokusundan meydana
gelmiştir.Bağ dokunun ana çatısı ağ şeklinde gayet sık dokunmuş
kollajen lifleriyle bu lifler arasında şeritler halinde görülen
elastiki liflerden oluşmuştur.Bu söyleyen lifler vücudun pek çok
kompleks işlevi yerine getirebilmesi için gereken güçlü yapıyı
ve desteği sağlayan en zengin yapılanmalıdır.Cilde sağlamlık
esneklik kazandıran bu kamdandır.Kan damarları kaslar sinirler
ve salgı organlarının bulunduğu bu katman kıl ve saça da hayat
vermektedir.
Bu iki ana bileşenin
yapısını yakından tanımakta fayda vardır.Kollajen kan damarı ten
don ve kıkırdakları ana yapı taşıdır.Derinin sert yapısı tamamen
kollajenin yapılmasında kaynaklanmaktadır katlanmış çapraz ya da
paralel yığınlar alinde olan ir yapılanmadır kollajenin
yapısındaki çapraz bağlamalar hiçbir zaman sona ermez bu
süreklilik derinin sürekli yenilmesinden sorumludur büyüme
gelişme sırasında his edilir derece de değişikliğe uğrar zamanla
da bağ dokunun yaşlanması gerçekleşir.Geçen yıllar içinde
kollajenin yapılamasındaki bağlanmalar sürekli devam ettiğinde
derinin sertleşmesi artar elastikiyet giderek kaybolur kan
damarları ve diğer dokuları oluşumu devam eder ve elastikiyet
iyice zayıflar.
Kollajen ayrıca yara
iyileşmesinde önem kazanır.Kollajenin bu olayları düzelmesinde
gerçek rolü anlaşılamamıştır.Bu arada insan vücudunun %30 dan
fazlasına hakim olan bu yapılanmanın diğer sert dokular kemik ve
dişlerin de ana yapı malzemesi olduğunu
hatırlatmalıdır.Karaciğer gibi yumuşak dokular az miktarda
kollajen içerir.Kollajenin yapılanması çok sık tekrarlanma 3
ağrı protein zincirinin(glisin,prolin,hidroksiprolin) hidrojen
bağları ile birbirlerine urgan gibi bağlanarak(üçlü heliks
şeklinde) sarılması ile oluşur.
Elastiğ bağ dokuda
kollajen ile birlikte oluşur ve çoğunlukla kollajen ile birlikte
yer alır.Elastiğ ile kollajen arasındaki benzerliklere dikkat
çekilmiştir her iki yapılanmada bir birine benzemeyen
proteinlerden oluşmuştur ve yapısal elementlerden karbon azot
hidrojen ve oksijendir.ancak bu benzerlikler kadar farklar da
aynı derece önemlidir.elastiğ çoğunlukla bağlarda ve kan
damarlarda duvarlarda bulunan sarı bir kollajenden farklı olarak
fibrilleri uzunluğunun birkaç katına uzatabilecek lastik gibi
esnetebilir.
3. Alt Tabaka(Subkutis)
Koriunum alt tabakalarında bağ
dokusu lifleri deri yüzeyine dikey inerek geniş delikli ağlar
yapalar ve bu delikli hücrelerden içine yağ tabakaları
toplanarak deri altı yağ dokusunu yaparlar.Yoğun yağ içerikli
olan bu tabaka oldukça gevşek olan bir tabakadır.İç organlar tüm
dış etkilerden koruyan tampon özelliğindedir.Kalınlığı kişiye ve
bölgeye göre değişim göstermekte ve derinin dış görünüşünü
oluşturmaktadır.
Önemli bir ayrıntı
şudur:Epidermis ve Korium tabakarınlarının kalınlıkları yaşa
göre değişirler, ancak Subkutis’in kalınlığı yalnız beslenme
şartlarında göre değişir.
Cildin Kas Yapısı
Cilt keseleri düz ve birbirlerine
paralel kaslardan meydana gelmiştir.Bu kaslar alt tabakalardan
başlar,yağ bezlerinin altından geçer ve koriyomun en üst
katmanlarında sonlanırlar.Cilt kaslarının cilt
fonksiyonlarındaki rolü çok büyüktür.Bu kaslar korku, heyecan ve
irkileme halinde büzüldüklerinde kılları dikleştirerek cildi
bildiğimiz diken diken hale getirirler.Ter ve yağ keselerinin
açılıp kapanması da bu kaslar vasıtasıyla olur.Saç kökü öldüğü
zaman bile şekillileri muhafaza etmektedirler.
Cildin damar sistemi
Bağ dokusu
içinde bulunan kısmen büyük arterlerden çıkan daha küçük
arterler supkutis-kutis sınırında bir ağ yaparalar.bu derin
damar ağından dallanmalar yaparak daha kuvvetlı oluşan arter
ağışamdan şeklinde epidermis tabakaya doğru ilerler ve
sonlanır.Bu derin damar sisteminin görevi cilde gereken madde
alış verişini yapmaktır;cilt hücrelerini beslemek,artık
hücreleri uzaklaştırmak,lenf sıvısının dağıtımını yapmak
şeklinde genelleştirilebilir.
Cildin sinir sistemi
Bağ dokusundan
epidermisin en üst katlarına kadar ulaşan sinir uçları
vücudumuzun dış etkilere karşı duyu işini görmektedir.Cilt en
zengin şekilde sinirlenerek ilgili merkezlere iletimi sağlar.
Cildin ek organları
Epidermis
orjinli olan ter keselerine,yağ keselerine , kıl ve tırnaklara
cildin ek organları diyebiliriz.
Ter Keseleri
Koriumun Derin
katlarından çıkan ve deri yüzeyine açılan boru şeklindeki
keselerdir.Cildin her tarafından eşit olmayan yoğunlukta
yayılmış durumundadır.Terleme vücudun her tarafında farklı
miktarlarda olmaktadır.Terin bileşimi içindeki bazı organik
maddeler hava ile temasta koku yapmaktadır,bu nedenle kozmetikte
‘’koku keseleri’’ de denmektedir.Ayrıca korkma,heycanlanma gibi
durumlarda terleme,terk keslerinin sinir sistemiyle yakın
ilişkide olduğunu göstermektedir.İki tür ter kesesi vardır:
1)Erkin(ecrine)ter keseleri: tüm
vücutta sayısı iki milyonu bulan,epidermisin derinlerindeki
yumaklardan çıkan ve çok kıvrıntılı kanallar şeklinde
ilerleyerek salgıyı direkt olarak epidermis dışına çıkaran
‘’dökücü kanallar’’dır.Tırnak yanaklar,küçük dudaklar ,dudak
kırmızısı hariç her bölgede raslanmaktadır.Burada ki salgı
sadece asidik reaksiyondur,hücre elementleri bulunmamaktadır.Bu
nedenle de bileşim koku salgılamaz,bazı maddelerin hava ile
temasında koku oluşmaktadır.Sağlık acısından terlemeyi
önlemeden,hava ile temas anında oluşan bakterilerle mücadele
eden kozmetik ürünler önerilmektedir.Özellikle son yıllarda
kansorojen etkileri nedeni ile yasaklanmış olan içeriklere karşı
özenle dikkat edilmelidir.
2)Apokvin (apocrin)terk
keseleri:Genelde subkutisten çıkan bu keselerin dökücü
kanalları,epidermisi dışında değil yağ bezlerinin dökülme
yerlerinin üstünde,kıl foli küllerine açılır.Bu tür bezlerin
salgısında ise hücresel elementler bulunmakta ve dolasıylada
koku maddeleri içerekmetedir.Koltuk altı,genital bölge,meme
başları ve kısmende karında bulunmaktadır.Cinsel hayatta rol
oynarlar,kadınlarda erkeklerden daha fazladır.
Yağ keseleri
Bu keseler
özellikle yağ hücrelerini salgılarlar.Kanal vasıtasıyla kıllı
bölgelere,yoğunluklada saç yatağına bağlıdırlar ve salgılarını
epidermise yakın olan bu foli küllere boşaltırlar.Yağ
keselerinin salgısı olan yağlarla supkutis tabakasında bulunan
yağın bir ilgisi yoktur.Hücreler yağ keselerinde salgılanan yağı
emerek şişerler ve kanama yaklaşınca patlayıp foli küllere
akarlar.Saç foliküllerine akan yağ üs kısımlarda ter ile
birleşir ve birlikte epidermin dışına çıkarlar.
Tırnaklar
Epidermisten gelişen
0.5-0.75 mm kalınlığında dört köşeli boynuz teşekkülerdir.’’tırnak
yatağı’’adı verilen deri yastığı üzerinde bulunur ve bu yastık
yarım ay şeklinde kendini gösterir.
Tırnak yapısı,en çok
görülen hayvansal porotein olan keratin yapısındadır.
Kıllar
Keratin yapısındaki
diğer proteinlerdir.Keratinin yapısının elastin ve kollojenden
farkı çok sayıda kükürt köprüsüyle sağlamlaştırılmış olmasıdır.kutisin
derin katlarında ve bazende sub kutiste bulunan kıl soğanı adı
verilen şişkince kısımlardan çıkar,aradaki katmanlardan ve yağ
bezelerinin de altından geçerek koriumun üst kısımlarında
sonlanırlar.Kıl kesesi dıştan içe dogru bir çok katmandan
oluşur.
Kıllar,insan
vücudunda yaşa göre farklılık göstermektedir.Çocukların
vücutları ince tüylerle(lanugo)kaplı iken yetişkinlerin
vücutlarını kaplayan tüyler dışında çeşitlilik gösteren kıllar
vardır;saç,sakal, koltuk altı kılları,cinsel organları örten
kıllar,kaşlar,kirpikler,burundaki kıllar,dış kulaktaki
kıllar.İlerleyen yaşlarda bu kılların yoğunlukları azalabilmekte
ve çoğalabilmektedir.
Kıl örtüsünün
oluşumunda cinsel hormonların çok önemli rolü vardır.Buna göre
de 3’e ayrılır;
A)cinsel hormonlarla alakası
olmayan,her iki cinste de ortak olan kıllar;lanugo
kılları,kaşlar,kirpikler ve diğer organlardaki kıllar.
B)Çocukluk cağında başlayan,her
iki cinste de iç salgı bezleri kontrolünde oluşan aynı durumda
bulunan kıllar;koltuk altı kılları,genital bölge kıllaları ve
saçlar.
c)Erkeğin cinsel hormonları
etkisinde olan kıllar;sakal,genital bölgenin üst kısımlarında
bulunan kıllar,kulak,burun,gögüs,omuz,sırt ve kolların dış
kısımları ile bacaklardaki kıllar.
Vücuttaki kılları şekillerine
göre de üç gruba ayırmak mümkündür.
a)Uzun kıllar :Saç,sakal,koltuk
altı ve cinsel organları örten kıllar
b)Kısa ve sert
kıllar:kaşlar,kirpikler,kulak ve burun kılları
c)Yumuşak kıllar:vücudu
kaplayan diğer kıllar.
CİLDİN GÖREVLERİ
Vücudumuz tamamen kaplayan
cildimizin anatomisini genel anlamda inceledikten sonra dış
etkenlere karşı koruma dışında bir ordan olarak üstlendiği
görevlerini incelemek vücut doğasını koruma yolundaki doğal
beslenme hedef düşüncemizi destekleyecek zorunlu gerçeklere
daha fazla ışık tutacaktır.
KORUMA GÖREVİ:
Derimiz metabolizmamız ile dış
ortama karşı her iki yönlü olarak koruma görevini üstlenmiş
durumdadır.İçten ve dıştan gelen pek çok zararlıo etkene karşı
savunma mekanizması geliştirmesi gerektiğinden sağlamlığı ve
elastikiyeti önem kazanmaktadır.
Vücudumuzun iç döngüsünde yaşamsal
faaliyetlerimiz devam edebilmesi için gereken optimum ısı ortamı
derimiz ve kılların işbirliği ile sağlamaktadır.Ayrıca bu iç
ortamda oluşan çeşitli zararlı maddelerin vücuttan
uzaklaştırılması işlevine derimiz yardımcı olmaktadır.
Vücumuzun doğal yaşamını
sürdürürken dış ortamda kendisini bekleyen tehlikelere karşı
yapmakta olduğu savunma işlevleri işe şunlardır.
a)Biyolojik eykenlere karşı
koruma:Derinin yaşamında da diğer yaşayan her canlı da
olduğu gibi biyolojik bir denge söz konusudur.Deri yüzeyi pek
çok bakteri ve mikroorganizmalar ile yüklüdür.Yaşayan bu
canlıların hastalık oluşturmamalarında derinin özel yapısı
etkindir.Derinin sürekli olarak dökülerek kendini yenilemesi bu
mikroorganizmaların sürekli yenilenmesini sağlar.Bu anlamda
derinin yapılanmasında önemli olan iki savunma mekanizması daha
söz konusudur.Derinin dış yüzeyini ince bir film tabakası gibi
kapladığını düşüneceğimiz ‘’koruyucu manto’’yapılanması
vardır.Asit ve lipit salgılanmadan oluşan bu manto
mikroorganizmaların ve mantarların üreme şartlarını ortadan
kaldırır.Cildin asit değeri olarak nitelendirilen değer (PH)4.2-5.6
arasındadır,ortalama 4.5PH değeri şeklinde bilinir ve bu mantoyu
tanımlar.
b)Fiziksel ve kimyasal
etkenlere karşı koruma:ışınlara karşı korunma,ortamın ısı
değişikiliğine göre iç ortam ısının ayarlanması,geçici
travmalara karşı savunma,kaza sonucu karşılaşabileceğimiz
derumlar,derinin sağlam yapılanması ve elastikiyeti ile
ilgilidir.Deri,su ve nemi normal yapısı ile geçirmemektedir.
Cildin beslenmesi(Absorbsiyonu):
Cildin içten ve
dıştan beslenmesi cildin sürekli sağlıklı yaşamı için kaçınılmaz
zorunluluğumuzdur.Beslenme şartlarının yüksek kalitede olması
gereken sağlamlık için alt yapıyı verirken dış etkenlere karşı
nemlilik kazandırma dıştan beslenme ile mümkün olacaktır.Yakın
tarihe kadar cildin normal yapısının suyu ve nemi geçirmeye
imkan verdiğini düşünülmekteydi ancak araştırmalar göstermiştir
ki cildin suyu çift taraflı geçirgenliği söz konusudur.Ancak
yağlar ve yağda çözünen maddelerin emilimi kısmen daha alt
tabakalara kadar mümkündür.Emilebilir özellikteki maddeler kıl
foliküllerinden gerçek bu katmanı aşalar.
CİLDİN DEPO GÖREVİ:
Derinin alt yapısındaki
yağlanmadan bahsetmiştik.Ayrıca önemli bir su deposu ve kan
deposu olduğu da yapılanmadan görülmektedir.Deri, bu maddesel
depolama ile bir anlamda savunma mekanızmasına destek
bvermektedir.
Solunum görevi:
Derinin gazları
geçirebilmesi bünyenin ve dış ortamın(ısı,nemlilik,gaz
yoğunluğu)bağlı olarak etkinlik kazanmaktadır.Deri,oksijeni
geçirebilmesi ve karbondioksit değişimi ile gereksimini
karşılayabilmektedir.
Duyu
Organı
Cildin sinir sistemi bölümünde,sinirlenmenin çok zengin olduğunu
ve ilgili merkezlere iletimi sağlayarak hassasiyetin ne denli
güçlü olduğunu dile getirmiştik.Bu hassasiyet vücudun her
yerinde farklı dağılım göstermekdir ve vücudun kabul
edilemiyeceği durumlarda rahatsızlık verici tepkimeler baş
gösterir, kızarmalar, kaşıntılar,..bu durum alerjik durumdan
ayırmak gerekir.Bu tür tahrişlerde görüntüler hemen ve belli bir
bölgede kendini gösterir.Alerjik durumlarda bu görüntüler aslı
aynı anda ve belli bir bölgede oluşmaz
CiLT
SAĞLIĞIMIZI MAKSİMUN KORUYALIM
Cildimizin
yapısı yaşamımızın aynasıdır.’’güzellik sağlıktan geçer’’sloganı
bilinçli insanın yaşam tarzı haline gelmiştir.Derinin
yapılanmasında çok net gördük ki alt tabakalardan yukarı doğru
hücre ve lif yapısının özel dizilişi derinin kalitesi,
sağlamlığı ve elastikiyetini belirlemektedir. Antik çağlardan
beri gündemini koruyan “güzellik” kavramı ve istenci gelişen
medeniyetle insanların bilinçle yaklaşımını sağlamıştır.Bu süreç
içinde pek çok akın yaşanmış ve günümüz teknolojisinde doğanın
mucizevi gücünü doğallığa en yakın formatlarıyla kullanma
yönünde önemle yol alınmıştır.Bir besin tamamlayıcı olarak
kullanımını metabolizmamızın sağlığını korumada yardımcı oluşunu
ayrıntılarıyla incelemiştik yaşayan organizma cildimizin sürekli
ve çabuk yenilenmesi düzenli ve zengin beslenmesini
gerekmektedir,Cildin gereksinim duyduğu bu yapısal elementleri
zengin ve hazır şekilde bulması bu doğal yaşama destek
verebilmektedir.Epitel hücreler arasında yer alan boşlukları
sürek olarak açık tutması ve uygulandığı bölgedeki kan akımını
hızlandırarak ölü hücrelerin ortamdan uzaklaştırması ve yeni,
genç hücrelerin oluşumunu sağlamaktadır.Bitkinin yapısında
bulunan aminoasitler yeni hücre yapımını hızlandıran
faktörlerdir. Deney hayvanlarında normal beslenmenin %60
oranında kısıtlandığı durumlarda bir hafta içinde kollajen
çapraz bağlarında bozulma, 4 ay içinde kollajen sentezin de
azalma tespit edilmiştir.
Cildin dıştan beslenmesinin de emilimi mümkün kozmetik
mazemeleri ile sağlanabileceğini anlattık peki bu noktada cildin
doğal sağlıklı yaşamına tamamen doğal dıştan uygulanacak
preparatların (krem,serom,kapsül)vereceği desteği düşünmemek
mümkünmüdür.
Cildimizin normal şartlarda suyu ve nemi geçirgenliğinin düşük
olduğun,yağlar ve yağda çözünen maddeleri daha alt katmanlara
geçirebildiğini tekrar hatırlayalım kozmetik dünyası cildin
dışardan beslenmesi ve nemlenmesi üzerine prepatlar üretimini
hayvansal ve bitkisel yağlara yönelik yoğunlaşmıştır.Bileşiminde
bulunan lignin polisakkaritler, cildin çok daha katmanlarına
kadar ulaşabilmekte ve bileşimindeki etken maddelerin
taşınmasını sağlamaktadır derin tabakalara kadar gerçekleşen bu
işler hücrelerin sağlıklı oluşumunu ve yumuşamasını sağlayarak
cildin sağlamlığının ve elastikiyetinin oluşumunda destek
vermektedir
Cilt problemleri ile mücadele gücü araştırmacılara göre bitki
jelinin etkin bileşimini yanı sıra PH değeri ile
ilintilidir.Cildin 4.2-5.6 arasındaki PH değerini koruma yönünde
önemle destek vermektedir.Ayrıca yakın tarihteki çalışmalar
göstermiştir ki,cilde çok kısa sürede yüksek oranda penetre
olmakta, jelinde bulunan spesifik kimyasallar ciltle etkileşerek
iyileşme sürecini hızlandırmaktadır. Bir görüşe
Maskelerin çeşitlerine göre özellikleri;
1.
Toprak kilden meydana gelen maskeler:Cilt yüzeyinde kalın bir
kabuk oluştururlar. Cildin derinlemesine temizlenmesinde,
gerilmesinde ve sıkıştırılmasında etkili rol oynarlar.
2.
Yosundan meydana gelen maskeler:Deniz yosununun kurutulup toz
haline getirilmesi ile hazırlanırlar. Nemlendirici , temizleyici
ve canlandırıcı özellikleri vardır.
3.
Toz
halindeki maskeler:Genellikle beyaz kilden meydana
gelmektedirler. Sulandırılarak kullanılırlar. Sulandırmak için
uygun bir meyve yada sebze suyu kullanılabilir.
4.
Yağlı
maskeler:Cildi besleyici ve canlandırıcı maddeleri kapsar.
5.
Jöleli maskeler:Bir fırça ile yüze sürülerek kuruması beklenir.
Yüzde şeffaf bir kabuk oluştururlar. Kuruduktan sonra maske en
alttan başlamak üzere deri soyulur gibi yüzden kalkar.
Doğal
Maskeler ve Özellikleri
-Kuru Ciltler İçin Maskeler –
·
Üzüm
ve Kaymak Maskesi:Bir komposto kaşığı taze üzüm suyu yine bir
komposto kaşığı kaymakla iyice ezerek karıştırılır. bütün yüze
sürülüp 20 dakika beklendikten sonra silinir.
·
Yumurta Maskesi:Bir yumurta sarısı iki şeker kaşığı zeytinyağı
yada badem yağı ile karıştırılır. Yüze sürüldükten 15dakika
sonra durulanır.
·
Çilek
Maskesi:Üç tane çilek iki yemek kaşığı kaymak ile ezilir ve bir
yemek kaşığı bal ile karıştırılır. Maske yüze sürülür ve 10
dakika beklendikten sonra temizlenir.
·
Yoğurt Maskesi:Süzme yoğurt ince bir tabaka halinde yüze
sürülür. 15-20 dakika bekledikten sonra ılık su ile temizlenir.
·
Salatalık ve Gliserin Maskesi:Salatalık rendelenip bir kahve
kaşığı gliserin ile karıştırılır. Bir müddet bekledikten sonra
çalkalayıp yüze sürülür. Bu maske her cilt tipine uygundur ,
fakat cildi kuru olanlar bu maskeyi gliserin miktarını
arttırarak uygulayabilirler.
Solunumun
görevi
Solunum
Sistemi Soluduğumuz hava yoluyla, her tür çevresel etkiyle
doğrudan ilişki kurmuş oluruz. Yaşamın soluğunu içimize
çektiğimizde, bu havayı tüm insanlarla, yeryüzündeki tüm
canlılarla paylaşmış oluruz. Solunum yoluyla, ağaçlarla ve
denizlerle bütünleşiriz. Bir dakika boyunca 10-15 kere soluk
alırız. Her gün binlerce balonu şişirebilecek kadar havayı
kullanmamız gerekir. Böylece beden, yaşam kaynağı oksijeni
havadan alır ve kanda oluşmuş olan karbondioksiti hava yoluyla
dışarı atar. Soluduğumuz havanın yalnızca beşte biri oksijendir.
Bedenimiz, yaşamını sürdürebilmek için bu elemente muhtaçtır,
çünkü yaşam için zorunlu kimyasal enerjiyi ancak onun sayesinde
sağlayabilir. Pek çok hücre, bir süre oksijensiz kalabilir, ama
bazı hücrelerin oksijen gereksinimi süreklidir. Örneğin, beyin
hücreleri oksijensiz kaldıkları birkaç dakika sonunda ölürler ve
bu ölümün geriye dönüşü yoktur. Solunum ve dolaşım sistemleri,
beden hücrelerinin oksijenle beslenmesinden sorumludurlar. Soluk
alıp verme ritminin düzenlenmesi ise beyinde programlanır.
Aldığımız her solukla, gerekli yaşam enerjisini içimize çekeriz.
Bu nedenle, gaz değiş tokuşunun engellenmesine yol açan solunum
problemleri, bedensel canlılığın azalmasına, metabolizma
sorunlarının artmasına ve dokuların yıkımına yol açar. Solunum
sisteminin işlevi ve oluşum biçimi, uyum ve bütünlüğün karmaşık,
ama güzel bir örneğini oluşturur. Solunum hastalıklarına karşı
önlemler Yalnızca beslenmemiz değil, solumamız da bizi
biçimlendirir. Solunum yalnızca başka organları ve sistemleri
etkilemekle kalmaz, hastalıklara da yol açabilir. Beden bir
bütün olduğuna göre, bu etkileşimin ters yönde gerçekleşmesi de
olasıdır. Akciğer tedavisinde, dolaşım sisteminin durumu da göz
önünde bulundurulmalıdır. Kalp ve dolaşım sistemi hakkında
öğrendiklerimiz, akciğerler için de önemlidir. Bu doğrultuda,
sindirim sisteminin ve özellikle dışkılama organlarının
durumuyla da ilgilenmek gerekir; çünkü akciğerler,
bağırsakların, böbreklerin ve derinin görevini, yani bedende
oluşan atıkların dışkılaşma görevini paylaşır. Bu organlardan
herhangi birinde bir problem oluştuğunda, beden, öteki organlara
daha fazla görev yükleyerek, dengeyi sağlamaya çalışır. Ama,
atıkların dışkılaşmasında akciğerlerin rolü sınırlıdır. Örneğin,
bağırsaklardaki bir tıkanıklığa akciğerler çözüm üretemez. Doku
ortamı sürekli olarak oksijenle beslendiğinde, pek çok
hastalıklı doku değişiklikleri önlenmiş olur. Kan dolaşımı
yoluyla dokulara taşınan oksijenin miktarı ise, öncelikle
solumaya bağlıdır. Değinilen konulara bakıldığında, bu sistem
için öngörülecek olan önlemlerin, öncelikle düzenli beden
hareketleri yapmak ve doğru solumak olduğu görülür. Solumak,
farkına varılmadan gerçekleşen bir işlevdir, ama doğru ve
bilinçli solunumun değeri anlatılmakla bitmez. Tüm hastalıklarda
olduğu gibi, burada da geçerli olan başlıca kural şudur: En
etkili önlem, doğru yaşam biçimidir. Beslenme, hareketlilik ve
yaşam kalitesi, akciğerlerin sağlığını büyük ölçüde
etkiler
Duyu
Organı
Dışarıdan
gelen uyartıları alarak,bu uyartılara cevap veren organlara duyu
organları
adı verilir.Göz,kulak,burun,dil ve deri olmak üzere beş tane
duyu organımız vardır.
1.
GÖZ
Görme
organımızdır.Dıştan içe doğru sert tabaka,damar tabaka ve ağ
tabaka olmak üzere 3 kısımda incelenir.Gözü koruyan yapılar:
Kaşlar,göz kapakları,kirpikler,göz yaşı bezleri ve göz
kaslarıdır.
Görüntü ağ tabakadaki sarı beneğe ters olarak düşürülür.Burada
oluşturulan görsel algı,reseptör hücreler vasıtasıyla optik
sinirlere aktarılır.Beyne iletilir.Beyin görüntüyü düzeltir.
2.
KULAK
Kulak duyma
ve denge sağlamamızda görevlidir.Dış kulak,orta kulak ve iç
kulak olmak üzere 3 kısımda incelenir.Dış kulak yoluyla toplanan
ses dalgaları kulak zarına çarparak, bu zarı
titreştirir.Titreşimler çekiç,örs, üzengi kemikleriyle orta
kulaktan iç kulağa iletilir. Salyangoz içindeki sıvıda dalgalar
halinde ilerleyerek korti organındaki işitme hücrelerini uyarır.
Uyartılar beyne iletilir.
3.
BURUN
Koku alma
organımızdır. Burun boşluğu sapan kemiği ile sağ ve sol
bölmelere ayrılır. Her bölme de üst, orta ve alt bölmelere
ayrılmıştır. Üst kısım, koku alma duyusunun geliştiği sarı
bölgedir. Bu yapının tümünde makus ve titrek tüyler yer alır.
Maddelere kokularını veren moleküller makus içinde çözünerek
sarı bölgedeki sinirleri uyarır. Uyarının beyne iletilmesiyle
koku algılanıyor.
4.
DİL
Tat alma,
çiğneme, yutma ve konuşmaya yardımcı organımız. Dilin üzeri çok
katlı yassı Epitel doku ile örtülü. Epitel hücrelerinin
arasında, üzerinde tat alma tomurcuklarının bulunduğu papilla
yer alıyor. Tükürükte çözünen maddeler duyu hücrelerini uyarır.
Bu uyartılar sinir hücreleriyle beyne iletilir ve tat alma
gerçekleşir. Dilin uç kısmı tatlı, arka kısmı acıya, arka yanlar
ekşidir.
KUSMA
3 Toksit
Bakteriyel Besin Zehirlenmesi A.R Eley Bakteriyrel besin
zehirlenmesi bağırsağa bulaşmasıyla başlar. (bölüm 2) . bunun
sebebi besinlerde üretilen toksinlerin önceden bağırsağa nifız
etmesidir (tablo 3.1) Bu bölümde toksin üretmekten sorumlu
organizmaları örneğin staphylococcus aureus, clostridium
botulinum, bacillus cereus ve diğer bağırsağa etki eden
toksinleri mesela clostridium prefingens, B. cereus (ishal),
enterogenic Esherichia coli (ETEC), ve enterohaemorrhagic
Eschericha Coli (EHEC)(Tablo 3.2). Shigella,pleisiomonas ve
aeromonas gibi arasırada olasa besin zehirlenmesiyle birleşerek
toıksin üreten ve bölüm 4te tartışacağımız diğer bahkteriler.
3.1 STAPHYLOCOCCUS AUREUS 3.1.1 Patogenesis Besinle taşınan
toksinlerin bakteriler tarasından bağırsağa salgılanmasıuyla
Staphylococcal besin zehirlenmesi olur.Bunlar Staphylococcal
entoksin ve 8 serolojik ayrı tür(A,B,C1,C2,C3,D,E ve F)bunlarda
uzun zamandan beridir belirlenmişti.Entertoksin F toksinlerin
şok toksin sendromlarının biyokimyasını gösterir.Toksit şok
sendrom toksin1(TSST-1) aybaşı boyunca kullanılan tamponlarlaçok
sık işbirliği yaparak toksin şok sendromunu üretir. Öncül
patogenesis deneyimler bize Staphylococcal besin zehirlenmesinin
cholera toksin gibi klasik bir entertoksin olmadığını
göstermiştir.Ta ik bağırsak salgısıyla direk rol oynadığını
bilene kadar.Toksinlerin hareketleri bağırsakta etkili olmasına
rağmen stimulus kusma merkezine etki ederek beyin yoluyla vagus
nörüne ve neurotoksinlere ulaşır. Besindeki bakterinin aktif
büyümesi devam ettikçe toksin üretimi devam eder ve bu depolama
denilen olay sık devam eder.Her toksin tek başına bir
polypeptide zinciridir ki bu zincir 30 dakikanın özerindeki
kaynamalara karşı birçok proteoytik enzimleri korur.Ama yinede
bu sebzesel salgılar bazı durumlarda hayatta kalamazlar.Örneğin
eğer toksin besinin içerisinde üreyebilirse pişirilme işleminden
sonra bakteri ölse bile toksin faaliyetlerini eksiksiz
sürdürebilir.Entertoksin türlerinden en çok tellaffuz edeleni(besin
zehirlenmesinde)Staphylococcal entertoksin A(deniz) ki bu
entertoksin yaklaşık %75ini kapsar organızmada SED de besin
zehirlenmesinin 2. en önemli nedenidir.Öncül çalışmalar
entertoksin türlerindeki bir birlikteliği besinler ve
staphylococci(ör. insan derisi)ni kaynak göstermiştir.Her ne
kadar birçok bulgu bu entertoksin üretildiğine dair SEA dan daha
fazlaysa da kliniksel kanıtlar çok daha doğru orijinal
düşüncelerden.Genellikle,yaklaşık olarak %15-20si staph.
areusinsan vücuduna entertoksin olarak bulunur;bu da bize
besin-ellemenin bulaşmaktaki önemini gösterir. 3.1.2 Kliniksel
Makaleler ve Tahminler Bu tür besin zehirlenmeleri karakteristik
bulantı,kusma,karın ağrısı ve halsızlıktır çok sık olarak ishal
görülür ama az olarak görünmeyebilir.Zehirli besinin
alınmasından yaklaşık olarak 1 ile 6 saat sonra kendisini
gösterir.Ama bir çok hasta genelde 24 saat içerisinde tamamen
toparlanır. Spesifik bir terapinin olmaması ve organizmanın
yavaşlaması bize semptomların ciddi şekilde yeterli olduğunu ve
%10un üstünde vakalar dışında hastahaneye gerek olmadığını
gösterir. 3.1.3 Vaka ve epidemiology (Salgın Hastalık) Birleşik
Amerikadaki ikinci en sık rastlanan besin zehirlenmesi vakası ve
tutanaklara göre Macaristanda.İki ülkede de beslenme
alışkanlıkları aynı gibi ve tabii ki salgın oranı da
öyle.Bilinen yemeklerle ve birçok besin aracılığı ile Birleşik
Devletlerdeki hastalığın salgın olduğu öne sürülüyor.Grafikler
gösteriyor ki staph.aureus besin zehirlenmesine İngiltere ve
Japonyada çok az rastlanılıyor.Her ne kadar bu oranların
kaydedilmesi zor olsa da görüntü bu. Staph.aureus genellikle
besinlere insan tarafından taşınıyor;yani bu insan eliyle veya
çapraz contamination denilen(kaşık,bıçak,kürdan,cam,düğme)gibi
durumlarda oluyor.Özellikle inek ve sığırlarda alınan günlük
ürünlerde enfeksiyon bulaşabilir,%25 ile %50 oranında staph.aureus
insanlardan besinlere bulaştırıl
NEFES
DARLIGI
Sadece efor
sırasında oluşabileceği gibi ağır vakalarda istitrat halinde
bile olur.
A:solunum
sistemi tümörleri F:ağır anemiler
B:astma
bronchiale G:hipertiroad
C:bronşit
H:zehirlenmeler
D:şişmanlık
ve gebelik İ:psikolojik
olaylar
ÖKSÜRÜK
1. BÖLÜM ÇOCUK SAĞLIĞI BEBEĞİN
TEMEL GIDASI Anne Sütü: Bebeğin büyüme özelliklerine ve
ihtiyaçlarına en uygun gıda anne sütüdür. Zaruri durumlar
olmadıkça anne sütünden vazgeçilmemelidir. Bu konu üzerinde
peygamberimiz hadisi şeriflerinde bebek anne sütünden mahrum
edilmemeli, ondan daha hayırlı süt yoktur buyurmuşlardır. Anne
Sütünün Oluşumu: Doğumdan sonra anne beyninde bulunan Hipofiz
adlı salgı bezinden salgılanan prolakdin adlı maddenin
uyarısıyla annenin memelerinde süt yapımı başlar. Bebeğin memeyi
emmesi sırasında beyindeki merkezden oksitosin denilen hormonun
salgılanmasıyla süt kanalları kasların kasılmasıyla kasılmasını
sağlayarak sütün dışarı akmasını sağlar. Memeden geçen her 300
mililitre kandan 1 mililitre süt oluştuğu hesaplanmıştır. Anne
Sütünün İçinde Neler bulunur: Anne sütünün içinde bebeğin
ihtiyaçlarına cevap verebilecek oranda şeker, protein, yağ,
madensel tuzlar ve vitamin bulunur. Anne sütünün faydaları
sayısızdır. En belli başlıları ise kolay sindirilmesi, ishal,
kabızlık, gaz sancısı gibi rahatsızlıklar daha az olur. Bebek
hastalıklarından çocuk felci, solunum ve bağırsak hastalıkları
daha az görülür. Anne sütünde demir, kalsiyum ve D vitamini
bulunduğundan bebekte kansızlık ve kalsiyum eksikliğiyle ilgili
kemik zayıflığı görülmez. Beynin gelişmesine lüzumlu olan yağ
asidi anne sütünde daha fazla bulunur. Bebeğin anne sütüyle
beslenmesi anne ile çocuk arasında psikolojik bir yakınlıkla
manevi yönde de gıdasını alır. ÇOCUĞUN SÜTTEN KESİLMESİ Çocuğun
sütten kesilmesi dinimizde Kuran-ı Kerimde Ahkaf ve Lokman
surelerinde 30 ay ile iki yıl arasında belirlenmiştir. bakara
suresinde iki yıl olarak hükme bağlanır. Anne ve babanın
anlaşarak daha önce de sütten kesmeleri halinde sorumlulukları
yoktur. Vaktinden önce bebeğin sütten kesilmesi çocukta
uykusuzluk, heyecan, kızgınlık, iştahsızlık ve kusma gibi
durumlar meydana getirebilir, çocuğa alıştırarak kademeli olarak
sütten kesmelidir. Yolculuk, iş çıkarma, koruyucu aşı
zamanlarında sütten kesmemelidir. Sütten kesilen çocuğun bir yıl
içinde demir eksikliği olacağından ara sıra yağsız et, yeşil
sebzeler verilmeli sağlık yiyeceklerden, pirinç; patates, meyve
verilmeli, ayrıca bir yiyecek günlüğü tutmanın faydası vardır.
ÇOCUĞUN SAĞLIĞI İÇİN YETERLİ UYKU ŞART Yeni doğan bebekler günün
büyük bir kısmını uykuda geçirir. İlk iki ay süresince 16-18
saat uyurlar. Bazan uykusu geldiği halde huzursuzlaşır. Yemekten
önce ağlarlar. Bunlar normal sayılmalıdır, fakat bir
rahatsızlığı olup olmadığı araştırılmalıdır. Bezinin kirli
olması, bir yerinin ağrıması, üşümek veya terlemek gibi
rahatsızlığı varsa ortadan kaldırılmasıyla rahat ve normal
olarak uyur. İlk aylarda gaz sıkıntıları olacağından kucağa alıp
gaz sıkıntısından kurtarmalıdır. İyi bir uyku alışkanlığı
kazandırmak için, belli saatlerde odasının havalandırılarak
kendi kendine uyumaya alıştırılmalıdır. Çocuğun uykusunun
sünnete göre tanziminde ise, çocuklar sabah namazında
uyandırılmalı kerahat vakti çıkıncaya kadar uyku uyumalarına
müsaade edilmemeli, yatsı namazına kadar yatırılmamalıdır.
Çocuğunuz uykuya dalmakta zorluk çekiyorsa bunun sebepleri
araştırılmalıdır. Çoğu zaman organik bir hastalığın belirtisi
olabilir. Yeni doğan bebekler zamanının beşte dördünü uykuda
geçirir. Uykusuzluğun başlıca sebepleri ateş, karın ağrısı,
kulak ağrısı, açlık ve öksürük olabilir. Çoğu zaman azarlanan ve
dövülen ailedeki kavgalara şahit olan çocuklar kolaylıkla
uyuyamaz, uykusuzluk çocukta sert mizaç geliştirir. Uykusuzluğa
karşı ebeveynlerin alabileceği tedbirler ise yatmadan önce
çocuğa korkulu masallar anlatmamalı, uyku kaçıracak oyunlar
oynamaması sağlanmalı, aile içi kavgalar çocuk önünde
yapılmalıdır. Yatmadan önce bir bardak süt uyumasını
sağlayabilecektir. ÇOCUKTA İŞTAHSIZLIK PROBLEMİ Çocuklarda
iştahsızlık sebebi olarak ateşli hastalıklar sarılık, nezle,
grip, sinir hastalıkları, düzensiz yemek, çocukta iştahsızlık
yapabilir. Bu durumda sevdiği ve yenmesi kolay yemeklerle
beslemeli, fazla ısrarcı olunmamalıdır.
SAÇ DÖKÜLMESİ
Deri ve Yapısı
Simge Demiral
DERİ
Dokunma duyusu organı olan deri vücudun üstünü kaplar. Doğal
deliklerin içi, sindirim ve solunum organlarının iç ve dış
yüzeyleri de mukoza denilen yalınkat bir deriyle kaplıdır
Derinin üstünde kıllar ve gözenek adı verilen çok küçük delikler
bulunur.
Derinin Yapısı
Deri üstderi ve altderi diye iki kısma ayrılır. Altderinin
altında da derialtı dokusu denilen yağlı bir tabaka yer alır. Bu
tabaka derinin kaslar ve kemikler üstünde kalmasını sağlar.
Bundan yararlanılarak hayvanların derisi kolayca yüzülebilir.
Üstderi’nin kalınlığı bir milimetrenin onda biri kadardır. Üst
kısmı cansız (boynuzsu tabaka), alt kısmı canlıdır. Üstteki ölü
hücreler aşınıp döküldükçe alttan yeri doldurulur. Malpigi
tabakası da denen canlı kısımda deriye rengini veren boya
maddeleri bulunur.
Altderi esnek ve dirençlidir. Kılcal kan damarları, sinir
uçları, kıl kökleri, ter ve yağ bezleri bu kısımda bulunur.
Kıl’ın gövdesi cansız, fakat kökü canlıdır. Kıl günde ortalama
0,2 mm kadar uzar. Kan dolaşımı arttıkça kılın büyümesi de
hızlanır. Kötü beslenme ve kötü kan dolaşımı kılların
dökülmesine yol açar. Bazı hastalıklar da kılların dökülmesine
sebep olur (kellik, saçkıran v.b.). Kılların beyazlaşması ise
kıl soğanındaki boya maddelerini akyuvarların yok etmesinden ve
mikroskopik hava kabarcıklarının kıla yerleşmesinden ileri
gelir. Her kılın dibinde bir irkilme kası vardır. Soğuk ve korku
gibi etkiler bu kasın kasılmasına ve kılın dikleşmesine sebep
olur. Kılların dibinde bulunan salkım biçimindeki bir yağ bezi
durmadan yağlı bir sıvı salgılar. Bu yağ deriyi ve kılları
yağlayarak sudan korur.
Derinin Duyarlığı
Deri dokunma organıdır. Dokunma, basınç, sıcak, soğuk ve acıyı
algılar. Altderide bulunan sinir uçlarına bağlı duyu
cisimciklerinin kimi dokunmayı, kimi basıncı, kimi sıcağı, kimi
soğuğu, kimi acıyı alır. Geniş yüzeyi ve büyük duyarlığıyla deri
vücudumuzun dış etkilerden korunmasını sağlar.
SES KISIKLIĞI
ile iletişimi sağlayan ses ve
konuşma insan yaşamı için çok önem taşıyan hususlardan biridir.
Sesde değişiklik yaratan nedenler burun ve akciğer arasındaki
solunum yolları patolojilerinde nörolojik veya psikolojik
olabilir. Vokal kord lezyonlarında ilk belirti ses kısıklığıdır
Larinks; solunum, konuşma, yutma ve öksürük gibi fonksiyonlarda
önemli rol oynayan bir organdır.
LARİNKS ANATOMİSİ
LARİNGEAL İSKELET
Laringeal iskelet bir kemik ve üçü çift, üçü de tek olmak üzere
toplam dokuz kıkırdak oluşturur.
Hyoid Kemik
Hyoid kemik 3. servikal vertebra seviyesinde bulunan, U şeklinde
ve 3. parçadan oluşan bir kemiktir.
Tiroid Kartilaj
Larinksin en büyük ve çıkıntılı kıkırdağı olan tiroid kartilaj,
Larinksin ön ve yan duvarlarının büyük kısmını oluşturur.
Cricoid Kartilaj
Larinksin alt kısmındaki tek kıkırdaklardan biridir. Tam bir
halka şeklindedir.
Epiglot
Bu kıkırdak her tarafı mukoza ile çevrili, ince lamina şeklinde
bir kıkırdaktır.
Aritenoid Kartilaj
Orta hattın iki tarafında, larinksin arka kısmında ve cricoid
kartilajın üzerindedir. Üçgen prizma şeklinde bir kıkırdaktır.
Bu prizma tepesi yukarıda, tabanı aşağıda olacak şekilde durur.
Tepesi corniculate kartilaj ile eklem yapar. Tabanının ön
köşesine processus vocalis denir ve buraya ligamentum vocale
tutunur.
Cuneiform Kartilaj
(Wrisberg Kıkırdağı)
Ariepiglottik fold içerisinde bulunurlar. Farklı büyüklükte
olabilen bu kıkırdaklar bazen bulunmazlar.
LARİNKSİN EKLEMLERİ
Larinsin kıkırdakları arasında fonksiyonel yönden önemli olan
krikotiroid ve krikoaritenoid eklemler bulunmaktadır.
Krikotiroid Eklem
Tiroid kıkırdağın inferior kornusu ile krikoidin posteromedial
parçası arasındaki küçük bir eklemdir. Eklem kapsülle
çevrilidir. Eklem kapsülü sinovyal zar ile örtülüdür. Eklem
çoğunlukla iki tarafta asimetriktir ve öne ve arkaya harekete
izin verir.
TERLEME
KONUTLARDA ENERJİ EKONOMİSİ
Konutlarda enerji ekonomisinin başlıca yolu ısı yalıtımından
geçmektedir. Isı yalıtımı, kullanılan enerjiden tasarruf
sağlanması nedeniyle bir parasal tasarruf ortaya çıkartmaktadır.
Isı yalıtımıyla ortaya çıkan diğer bir sonuç, daha az yakıt ve
daha az baca gazı nedeniyle çevre kirliliğini azaltıcı yönündeki
etkisidir. Bu bölümde, binanın; yapısını, konumunu ve kullanım
amacını belirleyen unsurları, binalarda ısı yalıtımını, bina
elemanlarında yalıtım uygulamaları, ısı yalıtımının çevre
kirliliğine etkisini, su buharı geçişi ve terlemenin kontrolünü,
optimum yalıtım kalınlığının hesabına uygulamaları, binalarda
projelendirme aşamasında alınabilecek enerji tasarrufu
önlemlerini ve ekonomik analizi işlenecektir. 1.1. Isıl Konfor
İnsanların çalışma verimlerini bulundukları ortamın sıcaklığı
büyük oranda etkilemektedir. Çalışma ortamının ısıl şartları,
insanların bedensel ve zihinsel üretim hızını etkilemektedir.
Isıl konfor ve iç hava kalitesi, bireyin bir ortamdaki ısıl
şartlar içinde kendisini rahat hissetmesi ve bu şartlardan doğan
sağlık sorunları ile karşılaşmayacağı bir ortamın
özellikleridir, insan sağlığı onun üretimini doğrudan etkileyen
bir faktördür. Eğer insan bulunduğu ortamın sıcaklığı nedeniyle
hasta oluyorsa ya işe gidemeyecek, işi tamamen aksayacak ya da
işte bulunduğu ortamda daha verimsiz çalışacaktır. Çalışma
veriminin sıcaklıkla değişimine ilişkin diyagram Şekil 3.1de
verilmiştir. Benzer çalışmalar aktif iş, yavaş iş, kış giysisi
hafif giysi gibi faktörler göz önüne i alınarak da yapılmıştır.
Ortam sıcaklığı ve konforu iş yerlerindeki iş kazalarını bile
etkilediği kaydedilmektedir (TOKSOY, M., 1995). İç hacimlerin
konfor durumunun belirlenmesinde, iç hacim hava sıcaklığı, iç
bağıl nem, iç hacim hava hızı, malzemelerin ısı depo etme
yeteneği ve iç yüzey uçaklıkları etkili olmaktadır, iç yüzey
sıcaklığı konfor ortamının belirlenmesinde bir faktör
olmaktadır, iç yüzey sıcaklıklarının konfor sıcaklıklarında
olması yakıt tüketimini de azaltacaktır, iç yüzey
sıcaklıklarının düşük olması hava akımlarını artıracağından, iç
ortam sıcaklığı normal düzeyde olsa bile konforsuzluk ortaya
çıkartacaktır. İç yüzey sıcaklığı aşağıda verilen ifadeden
hesaplanabilmektedir: Şekil 1.1. Sıcaklığın Çalışma Verimine
Etkisi (TOKSOY, M., 1995) (3.1) Denklem (3.1)deki sembollerin
anlamları aşağıdaki gibidir: Tiy İç iç içayüzey
sıcaklığı, Tiç iç ortam sıcaklığı, Tdış Dış ortam sıcaklığı,
IsıLdış
Dış ortamın ısı taşınım katsayısı,
aortamın
ısı taşınım katsayısı, geçirgenlik direnci. Isı geçirgenlik
direnci 1/A olup, Denklem (2.2)de aşağıdaki gibi verilmiştir:
Denklem (3.1) ve (2.2)den görüldüğü gibi iç yüzey sıcaklığı iç
ve dış ortam hava sıcaklıklarına, iç ve dış yüzeyin ısı taşınım
katsayılarına ve yapı malzemesinin ısı geçirgenlik direncine
bağlı olmaktadır. İç yüzey sıcaklığının ortam sıcaklığına 2-3°C
gibi yakın sıcaklık farklarında olmasının konfor hissi yarattığı
belirtilmektedir. Çeşitli konfor durumları için iç ortam
sıcaklığı ile iç yüzey sıcaklığı arasındaki ilişki Çizelge 3.1de
görülmektedir. Çizelge 1. Çeşitli Konfor Durumları İçin İç Ortam
ile İç Yüzey Sıcaklıkları Arasındaki Fark (PEHLEVAN, A., 1993)
Ti - tiy °C Konfor Durumu 2 Çok konforlu 3 Konforlu 4 Az
konforlu 6 Konforsuz 8.5 Soğuk 8.5 Çok soğuk İç yüzey
sıcaklığının konfor şartlarında kalması için, Denklem (3.1),
(2.2) ve, Çizelge (3.1) göz önüne alınarak dış duvar malzemesi
ve kalınlığı tespit edilebilir. Konfor sıcaklığının sağlayacak
ısı geçirgenlik direnci değerleri verilmiş duvar kullanıldığında
konforlu bir ısınmanın yanı sıra yoğuşmaya da engel
olunabilmektedir. Konfor ortamını sağlamada, odanın sıcaklık,
nem ve hava hızı için aşağıdaki değerler verilmektedir: sıcaklık
: 18-22°C nem : 35-70 % hava hızı : 25 m/sn Konforsuzluğa neden
olacak hava hızları pencere ve kapıların yeterince sızdırmaz
olmamasının yanışına, iç yüzey ve ortam sıcaklığı arasındaki
farkta olabilir.
VİTAMİNLER
Vitamin A (beta-Karoten):
deri,gözler ve kemikler için gereklidir. Antioksidandır .
akciğer, mide,yemek borusu, gırtlak ve idrar kesesinde
oluşabilecek tümörleri başlangıç aşamasında önler.
Vitamin B1 (Tiamin):
sıcak, ışık, ve etkilenip zarar görür. Pişirilerek
alındığında kayba uğrar. Doku oluşumu destekler. Glikozun
yanmasının etkisinden dolayı enerji verir.
Eksikliğinde dişeti
hastalıklarına, diş çürümelerine, yorgunluk, depresyon,
kabızlık, ve beriberi hastalığına sebep olur. Çocukların büyüme
ve gelişmeleri için ok gereklidir.
Vitamin B2(riboflovin):
ışık ve ısıdan etkilenip zarar görür. Vitamin B6 işle birlikte
kan hücrelerine etki ederler. Eksikliğinde deri hastalıklarına,
göz hastalıklarına sinirsel bozukluklarına , büyüme
bozukluklarına sebep olur.
Vitamin B3 (Niacin):
metabolizmaya enerji sağlar ve metabolizmayı ayarlar. Derinin ,
kasların ve sinirlerin yenilenmesini destekler. Eksikliği
çocukların büyümesine önler ve Pellegra hastalığına sebep olur.
İlk çalışmalarına 1952
yılında başlayan Dr Abram Hoffer M.D.,PH,D. Niacinin yüksek
dozlarına uygulayarak bir çok şizofreni hastasını
iyileştirebilmiştir.
Vitamin B6 (pyridoksin):
ısı ve ışıktan etkilenir. B2 Vitamini ile birlikte çok
önemli metabolizma işlevlerinde etkili olur. Sinir
bozukluklarına (örneğin) vatan hasreti hastalıklarına ),
kansızlığa, deri ve göz hastalıklarına iyi gelir.
Vitamin B12(cobalamin):
ışık hava ve ısıdan etkilenir. Genel olarak ette bulunan bu
vitamin çok az bitkide bulunur. Sinir hücrelerinin işlevi ve
metabolizma için çok gerekli bir vitamindir. Kan hücrelerinin
oluşmasını destekler. Eksikliği bir çok sinirsel rahatsızlığa ve
kansızlığa sebep olur.
Vitamin C (Askorbikasit):
ışık, ısı ve havada bozulur. A ve E vitaminleri ile birlikte çok
güçlü bir antioksidan etkiye sahip olduğundan savunma sistemini
kuvvetlendirir ve enfeksiyonlara karşı koyar. Dişler ve kemikler
için çok gereklidir. Damar yapısında, zedelenme ve
yaralanmalarda çok önemli rol oynar. Kanser yapısında etkisi
olan Nitrosaminleri durdurarak kanseri engeller. Tüm vücudumuz
için çok gerekli olan bu vitamini vücudumuz kendisi (hayvanlar
kendileri üretebilirler) üretemediğinden mutlaka dışardan almak
zorundayız. Eksikliğinde iskorbik hastalığı oluşur.
Vitamin E (Ttocopherol):
A ve E vitaminleri ile birlikte hücreleri serbest
radikallerden koruyan önemli bir antioksidandır. C vitamini ve
karotenoidler, E vitamini ile birlikte yeteri kadar bulunurlarsa
hücreleri hasar görmekten korurlar. Böylece büyük bir olasılıkla
kanser oluşumuna da karşı koyalar. Eksikliği konsantrasyon
gücünü kasları ve savunma sistemini zayıflatır. Böylece
enfeksiyonlar, kanser gibi hastalıklar , romatizma , diyabet,
damar sertliği ve inmeler oluşabilir. Kalp hastaları savunma
sistemi zayıf olanların (en fazla 100 mg kadar yüksek dozlarda)
kullanmaları faydalıdır.
Karotenoid:
Serbest radikalleri etkisizleştiren önemli bir antioksidandır.
Karoten : A
vitamini olarak da adlandırılan güçlü bir antioksidandır.
Beta-Karoten:
vitamin A oluşumundan bir önceki basamakta yer alır. Vücudu
korur. Hastalıkların iyileşmesini hızlandırır. Gözleri
kuvvetlendirir.
Cholin : B
kompleksi vitaminlerdir. Sinir sistemi ve beyin fonksiyonu için
önemlidir. Bu yüzden Alzheimer hastalığına olumlu etkisi vardır.
Karaciğer toksinlerden temizler. Sakinleştirici ve kolestrolu
kontrol edici bir etkiye sahiptir.
B3, B5,, B6 ve B12
vitaminleri bazı minerallerle koordinasyon içinde çalışarak
beyin fonksiyonlarına çok olumlu etki ederler.
MİNERALLER
Kalsiyum: kemiklerin ve
dişlerin büyümeleri ve sağlam olmaları için gereklidir.
Krom : kan şekerini
dengeler. Glikoz oluşum ve dönüşümüne yardımcı olur.
Bakır: Kanın oluşmasına
yardımcı olur.
Demir : Vücudun
enfeksiyonlara direncini arttırır. Kırmızı kan hücrelerine
oksijen taşır.
Magnezyum : Kemik yapımında
rol oynar. Histadin adlı amino asidin, histamini şekerlenmesini
önler. Histamin şiddetli kaşıntı gibi alerjik reaksiyonlara
sebep olur. Ancak histaminin şekerlenmesine engel olan kaşıntı
durdurucu anti alerjik bir rol oynar.
Mangan : Kasları ve sinir
sistemini besler eksikliği kansızlığa, ostropoza, cinsel
organlarda işlevler bozukluklara ve büyüme bozukluklarına sebep
olur.
Fosfor: Diş ve kemik
büyümesinde etkilidir. Enerji metabolizmasında da rol oynar.
Potasyum : Hücre içerine
madde giriş çıkışlarında ve hücre metabolizmasında rol oynar.
Kaslara enerji sağlar.
Selenyum :Antioksidan
enzimlerle birlikte olur ve onlar tarafından kullanılır.
Sodyum : Potasyumla
birlikte vücut sıvılarını dengede tutar. Aminoasitlerin ve
glikozu hücrelere taşır
Çinko : Savunma sistemini
kuvvetlendirir. Büyümeye yardımcı olur.
Kaliyum : Sinir sisteminin
işlevselliği ve asit dengelenmesi için önemlidir.Natrium ve
Chlorid ile birlikte vücudun su depolayışını dengelerler.
Eksikliği kas zayıflıklarına yada felçlere neden olurlar.
Klor : Mide asidinin
oluşumunda etkilidir. Eksikliği kramplara,düşünce tembelliğine
ve iştahsızlığa neden olur.
Natriyum : Kan basıncının
düşmesini engeller. Yemek tuzu şeklindeki çok fazla alımı
tansiyon yüksekliğine sebep olur.
Kaliyum sorbat: Bir çok
enzimin işlevselliği için önemli ve gereklidir. Sinir ve kas
hücrelerinin işlevler,ini düzenler.
ENZİMLER
Sindirim enzimleri vücut için
gerekli olan kimyasal redikasyonların oluşmasına yardımcı
olurlar. Gıdalarımız içinde yer alan proteinlerin aminoasitlere
dönüştürülmesine ve daha sonra bu animoasitlerin vücut
proteinine dönüştürülmesinde en büyük rolü sindirim enzimleri
oynarlar.
Amylase : yağları ve
şekerleri parçalayarak sindirime yardımcı olur.
Bradykininase : ağrı
giderici ve iltihap giderici (antiinflammatör) etkiye sahiptir.
Savunma sistemini uyarıcıdır.
Catalase : dokularda su
toplanmasına engeller.
Cellulase: Selulozun
sindirim,ine yardımcı olur.
Creatine phosphokinase :
kaslarda enerji toplanması ile ilgilidir.
Lipase : Yağ parçalayıcı
olarak sindirimde rol oynar.
Proteolytiase: Gıda
parçalanmasına yardımcı olur.
Ve diğerleri Oxidase, Alimase,
sgot, Transaminase, Lactic dehydrogenase, Nudeotidase. Spot
Transaminase, spgt Transaminase.
MONO ve POLYSAKKARİDLER
Acemannan savunma sistemini
harekete geçirmekte önemli bir rol oynar. O , tümör ve bakteri
öldürücü beyaz kan hücrelerini uyarır ve bu hücrelerin
çoğalmasını sağlar. Bu şekerler dışarıdan kullanıldıklarında
cildin nemlendirilmesinde başlıca rol oynar. Mucopolysakkarinler
normalinde 10 yaşımıza kadar vücudumuzda üretilirlerse de, 10
yaşından sonra vücut dışı kaynaklardan alınmaları savunma
sistemimiz için gereklidir.
LİGNİN ve SAPONİNLER
Lignin : California’dan
Elizabeth Burdick’e (biyokimyager) göre bitki tıpkı bir taşıyıcı
kamyon gibi de görmemiz gerekiyor. Çünkü cilt sağlığı için
gerekli olan suyu, aminoasitleri, vitaminleri. Minareleri ve
enzimleri kamyona yükleyip cildin en alt tabakalarına taşır.
İşte cildimizin sağlığına ulaşabilmesi için önemli olan bu
taşıma, cildin derinliklerine hızla nüfus edebilme
özelliklerinde bulunan Lignin maddesi sayesinde
gerçekleşmektedir.
Sponin :
temizleyici,antiseptik ve anti mikrobik özelliklere sahiptir.
ANTRAGİNONLAR
Antraginonlar ağrı dindirici ve
müshil etkisine sahip özelliklerdedirler.
Antimikrobik özelliklere sahip
olan antraginonlar sindirim sisteminin çalışmasına da yardımcı
olurlar.
Aloin ve Emodin: Acı kesici
ve ağrı dindirici- ayrıca antibakteriyel ve antiviral
özellikler.
Barbolin ve İsobarbolin:
Antibiyotik özellikleri ve ağrı kesici etki.
Anthranol, Anthracen ve Aloetic
asit: Hiçbir toksin etkisi olmaksızın antibiyotik etkisi.
Aloe Emodin: Müshil etkisi.
Cinnamic asit: Anestezik
etki- ölü dokunun çözülmesine yardımcı.
Chrysophanic asit: Mantar
öldürücü etki.
Ethereal yağ: Teskin edici
ve ağrı kesici.
Tesistannol: Bakteri
öldürücü.
YAĞ ASİTLERİ
Yağ asitleri, gıdasal yağların
yapı taşlarını oluştururlar. Kimyasal yapılarına göre vücutta
çok değişik etkilere sahiptirler. Örneğin kolesterol düzeyine
etki ederler.
Enerji taşıma görevlerinin dışında
yağda çözünebilen (A-D-E-K) vitaminlerini vücuda yararlı hale
getirirler.
Kollestrol: Önemli bir
anti-inflamatör
Campesterol: Önemli bir
anti-inflamatör
Beta-Sitosterıl: Önemli bir
anti-inflamatör
SALİSİK ASİT
Salisik asit aspirinin sahip
olduğu özelliklere benzer özerliklerdedir. Anti-inflamatör ve
anti-bakteriyel özelliklerdedir.
AMİNO ASİTLER
Amino asitler tüm vücut
işlevselliği için ciddi öneme sahiptirler. Onlar beyinin de
işlevselliğini etkilediklerinden depresyon tedavisinde de
kullanırlar.
Vücudumuz için gerekli olmasına
rağmen vücudun kendi üretemediği 8 farklı amino asit vardır.
İşte bu 8 amino asitin de 7 si bazı bitkilerde bulunmaktadır.
Önce bu 7 amino asiti ele alalım.
Lysin: vitamin C ile
birlikte oluşturdukları biyokimyasal L-Carnitin sayesinde kas
dokusunun çok daha iyi oksijen almasını sağlar. Böylece kasların
yorulmasını geciktirir. Büyümeye yardımcı olur. Hormon ve
enzimlerin üretilmesini destekler. İktidarsızlık problemlerinin
çözülmesine yardımcı olur. Konsantrasyon gücünü arttırır.
Eksikliği protein sentezini yavaşlatarak kas ve dokulara zarar
verir.
Methinoin
Valin: karaciğerde hiç
işleme uğramadan kaslar tarafından alınır. Beynin işlevi için
gerekli olan (trytoghan, phenylalin ve tyrosin) gibi maddelerin
alımında rol oynar.
Threonin: karaciğerin yağ
yapmasını engeller. Özellikle vejetaryenler de çok az
bulunduğundan ek gıda maddeleri alınması gereklidir.
Leucin: Enerji kaynağı
olarak kullanılır. Deri ve kemiklerin sağlıklarına
kavuşmalarında etkilidir.
İsoleucin: Kaslar için
enerji kaynağıdır. Hemoglobinin oluşumunda rol oynar.
Phenylalanin: Açlık hissi
azaltır. Cinsel isteği arttırır. Depresyonu azaltır ve beyin
işlevlerini daha iyileştirir.
SOLUNUM
SİSTEMİ HASTALIKLARI
Solunum olayı dört aşamada gerçekleşir:
1-Atmosfer ile (solunum sisteminde havanın ulaşabildiği en son
nokta) arasında havanın içe ve dışa akımı,
2-Kan arasında oksijen ve karbondioksit nakli,
3-kanda ve doku sıvılardaki oksijen ve karbondioksitin
hücreler içine ve dışına taşınması,
4-Tüm bu işlemler ve solunumun diğer basamaklarının regülasyonu,
Akciğer
genişlemesi ve daralmasında iki etken vardır;
1-Diyafram kasının kasılması ve gevşemesi ile göğüs kafesi
hacminin arttırması ve azaltması,
2-Kaburgaların yükselmesi ve alçalmasıyla göğüs ön-arka çapının
azalması ve çoğalması,
Sağlıklı erişkin bir erkek bir dakikada yaklaşık on iki defa
nefes alır ve her defasında yaklaşık 500 cc hava solunum
sistemine girer.Akciğerlerde kanın oksijenle teması aralıksız
olarak sürer.Nefes verilen dönemde bile akciğerlerde bir miktar
hava kalır ve bu hava ile oksijenasyon işlemi sürdürürlür.
Solunum sistemi hastalıklarının birçoğunda dolaşım sistemi de
bazı patolojiler gösterebilir.Bu yüzden bu tür hastalıklara
yaklaşırken kardiyovasküler sorun bulunup bulunmadığının
sorgulamasında büyük yarar bulunmaktadır.
|
HASTALIK |
TANIMLAMA |
|
AKAPNİ |
Kanda karbondioksit bulunmaması durumudur.Bazen hipokapni
olarak da adlandırılır. |
|
ALLERJİ |
Bir antijen ya da allerjen tarafından tetiklenen ve vücudun
savunma sistemi tarafından geliştirilen bir reaksiyon.
Normalde vücuda zarar verme ihtimali olan yabancı maddelere
karşı otomatik olarak oluşan bir olaydır.Fakat bazı
durumlarda çok ileri boyutlarda reaksiyon gelişebilir ve
vücut için riskli tablolar ile karşımıza çıkabilir.Basit
cilt döküntülerinden , nefes borusunun aniden tıkanmasına
kadar çok farklı tablolar geliştirebilir. |
|
ASTMA BROCHIALE |
Duyarlığı artmış hava yollarının herhangi bir etken ile
geçici olarak yaygın daralmasıdır.Nöbetler halinde nefes
darlığı atakları olur.alerjik olabileceği gibi , yıllar önce
geçirilmiş bir akciğer enfeksiyonuna bağlı olarak da
gelişebilir. |
|
BRONŞİT |
Akciğer bronşlarında viral ya da bakteriyel enfeksiyon
sonucu gelişir.öksürük temel bulgudur. |
|
KOAH |
Bir yıl içinde en az üç ay süre ile ve birbirini izleyen iki
veya daha fazla yıl devam eden kronik bronşit , aşırı
yapımının sebep olduğu öksürük ve balgam çıkartmak ile
karakterizedir. |
|
PNOMONİ |
Enfeksiyonlar , kimyasal ajanlar , alerji gibi sebepler
oluşur.Aniden başlayan titreme , üşüme ve yüksek ateş
vardır.Bulantı , kusma , halsizlik , iştahsızlık
görülebilir. |
|
PULMONER EMBOLİ |
Ani nefes darlığı ile baslar. Göğüs ağrısı, kan tükürme
olabilir.Akciğerlere giden ana damarın pıhtı ya da başka bir
nedenden dolayı aniden tıkanması söz konusudur. |
|
TÜBERKÜLOZ |
Mikobakteriyum Tüberkülozis adı verilen mikroorganizma
tarafından oluşturulur. Buluşma solunum, sindirim ya da
direkt yolla temas sonucu olur. Öksürük, gece terlemesi,
orta derecede balgam, iştahsızlık, anemi görülebilir. |
|
VEREM |
Tüberküloz |
Solunum
sistemi hastalıklarında Aloe Vera’nın ve diğer doğal ürünlerin
kullanımında her zaman akılda bulundurulması gereken belli başlı
hususlar şunlardır;
1-Bu tür hastalıkların hemen hemen tamamı hücre yıkımı ya da
hücrenin normal histolojik yapısında bozulma ile seyretmektedir.
Bu yüzden tüm solunum sistemi hastalıklarında elma ya da
böğürtlen gibi meyvalar ile desteklenmiş formunun kullanımının
arttırılmasının faydalı olabileceği düşünülmektedir.
2-Solunum sistemi hastalıklarının çok büyük bir bölümü
enfeksiyonlarla birlikte seyretmektedir.İnsan solunum sistemi ,
mikropların organizmaya girmesi için açık bir kapı
pozisyonundadır.Bununla birlikte akciğerlerimizi oluşturan doku
, çok hassas olup , bu tür enfeksiyonlardan çok çabuk
etkilenebilmektedir.Bademcikler ise , bir tür baraj gibi ,
mikropların aşağı solunum yollarına inmesini engelleyen bariyer
görevini üstlenmişlerdir. Böyle bir anatomik yapılanmada,
enfeksiyonla seyreden solunum yolları hastalıklarında doğal
antibiyotiklerin kullanımı etkili olabilmektedir. Bu kapsamda
sarımsak ya da arı propolisi en önemli maddeler olma özelliğini
göstermektedirler.
3-Solunum yollarının en önemli enfeksiyöz hastalıklarından
birisi de Tüberkülozdur.Halk arasında “verem” ya da “ince
hastalık” olarak tanınan Tüberküloz , yüzyıllar boyu toplum
sağlığını tehdit eden çok önemli bir hastalık olma özelliğini
göstermiştir.
4-Solunum yollarının bir diğer önemli hastalık grubunu da
alerjik hastalıklar oluşturmaktadır.Alerjiye neden olan ve
organizma tarafından salgılanan “histamin”adındaki madde
üzerinde etkisinin bulunduğu bilim çevrelerince
bilinmektedir.Buna ek olarak arı poleninin kullanımı ile e bu
tür alerjik hastalıklarda olumlu sonuçlar elde edilebilmektedir.
5-Solunum sistemi “serbest radikal” olarak bilinen ve insan
vücuduna dış ortamdan giren ve zarar veren maddelerden de
fazlasıyla etkilenmektedir.Serbest radikallerle mücadele en
önemli maddelerin başında da C vitamini gelmektedir.Bu
tür şikayeti bulunan ya da risk altındaki kişilere C
vitamini takviyesi ileri dönemlerde ortaya çıkma ihtimali
bulunan hastalıklara karşı korunmak anlamında etkili olabilir.
6-Tümörel
oluşumunlarda ise , mümkün olduğu kadar yüksek konsantrasyonda ,
istenen sonucun elde edilmesi için etkili olabilecektir.
ÜRÜNER
SİSTEM HASTALIKLARI
Böbrekler
iki büyük görev yaparlar;
1-Vücutta metabolizma sonucu oluşan son ürünlerin atılmasını
sağlarlar.
2-Vücut sıvılarının dengesini ve yoğunluklarını kontrol ederler.
Her iki
böbrekte yaklaşık 2.400.000 nefron adı verilen ve her biri kendi
başına idarar üretebilme yeteneğine sahip fonksiyonel birim
bulunmaktadır. Nefron , esas itibariyle sıvının süzüldüğü bir
glomerül ve uzun bir tüpten oluşur.Kanın glomerüllerden
süzülmesini takiben açığa çıkan sıvı bu tüplerden geçerek idrar
haline dönüşür.Daha sonra üreterler aracılığıyla mesanede
biriken bu idrar uretra kanalıyla vücuttan atılır.70 kg’lık bir
kimsede iki böbrekten geçen kan miktarı yaklaşık 1200
ml/dakikadır.Belli başlı üriner sistem hastalıkları ve bu
hastalıkların karakteristik tanımlamaları şu şekildedir;
|
HASTALIK |
TANIMLAMA |
|
ASETONÜRİ |
İdrarda aseton düzeyinin normalden fazla olması hali.Yağ
oksidasyonunun tamamlanamaması sonucu görülür. |
|
BÖBREK TAŞLARI(ürolitiasis) |
Yerleşim yerine ve taşın kimyasal özelliklerine göre farklı
gruplara ayrılırlar.Eğer taş belirli bir bölgede sabit
duruyorsa ve hiç oynamıyorsa , sessiz kalır ve sancı
yapmaz.Hareketli , küçük taşlar en fazla sancıya sebep
olanlardır.Beslenme alışkanlıkları ve genetik faktörler söz
konusudur. |
|
BÖBREK YETMEZLİĞİ |
Az ya da hiç idrar çıkartamama
hastalığıdır.Kanama,ishal,kusma,yanık ve aşırı terleme gibi
durumlarda böbreğe gelen kan miktarındaki azalmaya bağlı
olarak gelişir.Böbreklerin yetersiz kalması ile kanda
biriken zararlı maddelerin temizlenmesi için bu tip hastalar
periyodik olarak diyaliz makinasına bağlanırlar. |
|
DİYABETİK GLOMERÜLOSKLEROZ |
Şeker hastalığının ilerlemesi ile oluşur.Şeker hastalığına
bağlı ölümlerin yarısının sebebi bu hastalıktır.Sıklıkla
hipertansiyon ile birlikte gelişir. |
|
FANCONI HASTALIĞI |
Genetik geçişi olan ve böbrek fonksiyonlarında bozulma ile
ilerleyen bir hastalıktır. |
|
GLOMERÜLONEFRİT |
Her iki böbreğin glomerül denilen bölgelerini tutan kalıtsal
olma ihtimali bulunan bir hastalıktır.kronik böbrek
yetmezliğinin en sık rastlanan sebebidir. |
|
GOODPASTURE HASTALIĞI |
Hızla ilerleyen nefrit belirtileri ile beraber balgamdan kan
gelmesi de vardır.Hastalık özellikle genç erkeklerde
görülür.bağışıklık sistemini ilgilendiren bir hastalık
olduğu düşülmektedir. |
|
LUPUS NEFRİTİ |
Sebebi tam olarak bilinmeyen bir bağışıklık sistemi
hastalığıdır.Akciğer zarı kalp zarı,karın zarı ve derinin
tutulumu söz konusudur. |
|
PROSTAT ADENOMU |
Erkeklerde 60 yaşından sonra %50 görülür.İyi huylu bir tümör
vardır.İdrar akımının azalması , sık idrara çıkma , gece
idrar yapma ihtiyacı , idrar yapma zamanının uzaması
gözlenir. |
|
ÜROLİTİASİS |
Böbrek Taşları. |
KALP
DAMAR SİSTEMİ HASTALIKLARI
Hücreler canlılıklarını sürdürebilmek için çevreleri ile sürekli
madde alış-verişi yapmak zorundadırlar.Bu alış-veriş genellikle
diffüzyon işlemi ile gerçekleşir.Diffüzyon , madde
taneciklerinin yüksek yoğunlukta bulundukları bir bölgeden düşük
yoğunlukta olduklara bölgelere doğru yayılması
demektir.Memelilerde, kan akımı ile oksijen (O2)ve besleyici
maddeden zengin fakat karbondioksit(CO2)ve metabolizma artıkları
yönünde n fakir kan , hücrelerin yakınına gelir ve diffüzyon
olayı gerçekleşir.
Dolaşım sistemi kalp ve onunla kapalı bir devre yapan
damarlardan kurulmuştur.kalp,sistemin pompasıdır.Damarlar ise
pompanın attığı sıvının borularıdır.Kalpten çıkan kan ,arterler
vasıtasıyla tüm vücuda dağılır.İlerlediği her bölgede çapı daha
küçük olan damarlara transfer edilirler.sonunda arteriol denilen
ve arter sisteminin en dar bölümünü oluşturan bölgelere
gelirler.Buradan venüller aracılığıyla venöz sisteme geçerler ve
gitgide genişleyen ven damarları ile kalbe geri dönerler.
Bu
dolaşım sırasında akciğerde vücudun hayatiyeti için gerekli
oksijeni alan kan , anteriollerden venüllere geçme aşamasında
taşıdıkları oksijeni hücrelere verip , karbondioksiti
hücrelerden alarak akciğere geri dönerler.
Yine
aynı dolaşım sonucu , ince barsaklardan gerekli besin
maddelerini alarak hücrelere götürülür ve artık maddeler
karaciğer ve böbrekler aracılığıyla vücuttan uzaklaştırılırlar.
Kalpte ise dört bölüm bulunmaktadır.Bunlar,kanı akciğerler ile
vücuda dağıtmak üzere bir düzen içerisinde çalışırlar,bu
bölümlerin her birisi bir kapakçık aracılığı ile kanın
iletilmesini sağlarlar.Kalbin kendisinin kan ihtiyacı ise
koroner damar adı verilen ve kalbi çepeçevre saran bir ağ ile
sağlanır.
En sık
karşılaşılan kalp damar hastalıkları ve bu hastalıkların temel
bulguları şunlardır;
|
HASTALIK |
TANIMLAMA |
|
ADAMS STOKES HASTALIĞI |
Nabızın çok yavaşlaması ve zayıflaması , baş dönmesi ,
bayılma ve yüzeyel solunum ile kedisini belli eden bir
hastalıktır. |
|
AKUT PERİKARDİT |
Kalbi çevreleyen zarda intihaplanma vardır.Öne doğru
eğilmekle azalan şiddetle ağrı , ateş ve çarpıntı
vardır.Nabız hızlı ve düzensizdir. |
|
AKUT ROMATİZMAL ATEŞ |
Nedeni kesin olarak bilinmeyen , subakut veya kronik seyirli
sistemik bir hastalıktır.Kalp kapakçıklarında bozukluklara
neden olabilir.A grubu beta emolitik streptokok denilen
mikrobun neden olduğu bademcik enfeksiyonu , orta kulak
iltihabı vs. sonrasında gelişir. |
|
AORT ANEVRİZMASI |
Aort üzerinde kireçlenmenin yoğun olduğu bölgelerde
görülür.Aort duvarının sağlamlığını ve esnekliğini
kaybetmesi,zayıflaması,incelmesi ve gelişmesi,ileri
aşamalarda ise bu bölümün balon gibi şişmesi ile
karakterizedir. |
|
AORT DİSSEKSİYONU |
Aortun duvar yapısının bozularak,içinde akmakta olan kanın
Aort katmanları arasında zızmazı ve burada ilerliyerek
kendisine gitgide büyüyen bir kese oluşturması durumudur. |
|
AORT KOARKTASYONU |
Aortada bir darlık sonucu vücüdün üst yarısında tansiyon
yüksekliği ile seyreden,cocukluk ve genç erişkilik döneminde
genellikle tanık olan bir hastalıktır. |
|
ARTERIOSKLEROZ |
Atardamarlarda lümen daralması , duvar kalınlaşması ve
elastisite kaybının meydana getirdiği bir hastalıktır. |
|
ATRİAL SEPTAL DEFEKT(ASD) |
Kalbin kulakçıkları arasındaki bölmede açıklık vardır.Kan
sol kulakçıktan sağ kulakçığa geçmektedir.Nefes darlığı ,
yorgunluk ,sık solunum enfeksiyonu olur. |
|
BUERGER HASTALIĞI |
Damarların içine hava girmesi durumu.Bu hava kan akımı ile
sürüklenerek akciğer , beyin gibi hayati organlara gelirse
ani ölüm , felç gibi tablolarla karşımıza çıkar |
|
CAISSON HASTALIĞI |
Damarların içine hava girmesi durumu.Bu hava kan akımı ile
sürüklenerek akciğer , beyin gibi hayati organlara gelirse
ani ölüm , felç gibi tablolarla karşımıza çıkar |
|
CROCQ HASTALIĞI |
Ellerde ve nadiren ayaklarda solukluk hissi , mavi renk ve
terleme ile karakterli bir dolaşım sistemi hastalığıdır. |
|
FALLOT TETRALOJİSİ |
Birbirine bağlı dört farklı anatomik bozukluk vardır.Bu
hastalıkla doğan bebeklerin çoğu mavi renktedir.Diğerlerinde
ise 1 yaşından önce morarmalar görülür. |
|
HİPERTANSİYON |
Büyük tansiyonun 160 mmHg veya üzerinde ve/veya küçük
tansiyonun 95 mmHg veya üzerinde olduğu durumlardır.böbrek
hastalıkları , hormonal bozukluklar , enzim düzensizlikleri
nürolojik hastalıklar veya bazı ilaçların kullanımı sonucu
gelişebileceği gibi vakaların %95 kadarında sebebi
anlaşılamamaktadır. |
|
KALP KRİZİ |
Bkz. Miyokard enfarktüsü |
|
KALP YETMEZLİĞİ |
Kalbin yeterli miktarda kanı pompalayamaması ve kanın
yetersizlikten sorumlu bölümün gerisinde gölgelenmesi sonucu
ortaya çıkar.Nefes darlığı,yorgunluk,kuvvetsizlik,bellek
bozuklukları,baş ağrısı ve kötü rüyalar vardır. |
|
MI |
Bkz. Miyokard Enfarktüsü |
|
MİYOKARD ENFARKTÜSÜ |
Kalp kasının kanlamasını sağlayan koroner damarlardaki
tıkanıklara bağlı olarak kan akımının yetersiz kalması
sonucu oluşur.Kan akışının tamamen durmasından sonraki ilk 6
saatte hücreler ölmeye başlar.24 saat içerisinde ise kalıcı
değişiklikler oluşur. |
|
PATENT DUKTUS ARTERİOSUS(PDA) |
Doğum öncesi dönemde fonksiyonel olan , doğumdan sonraki
dönemde ise kapanan bir damar yapısının doğum sonrası da
açık kalması söz konusudur.Çabuk yorulma ve nefes darlığı
vardır. |
|
PERİARTERİTİS NODOSA |
Atardamar hastalığıdır.Daha çok orta yaş erkeklerde
görülür.Küçük ve orta boy arterlerde nodül tarzında şişmeler
vardır.Ateş , solukluk,yorgunluk,iştahsızlıkla başlar. |
|
RAYNAUD HASTALIĞI |
Atardamarlarda ve damarcıklarda kasılma sonucu doku
beslenmesinin bozulması ile karakterli ,sebebi bilinmeyen
bir hastalıktır.Genellikle soğuk havalarda ve stress altında
olan kişilerde görülür. |
|
TAŞİKARDİ |
Kalp atım sayısının dakikada 100’den fazla
olmasıdır.Kansızlık ,egzersiz,ateş,stress,tiroit bezinin
fazla çalışması ve birçok kalp hastalığına bağlı olarak
gelişebilir.Ateş en sık rastlanan sebeplerden birisidir.39
derecenin üzerinde her bir derecede ateş nabız sayısını
dk’da ortalama 20 kadar artırır. |
|
VARİS |
Vücutta toplardamarların kanı kalbe döndürecek vasıflarını
kaybetmiş olması halidir.Özellikle bacaklarda görülür.Kan
yerçekiminin etkisi ile bacaklardan kalbe dönerken zorlanma
olur.Ayaklarda ağırlık hissi,yorgunluk ile ortaya
çıkar.Bacaklar gövdeden daha yukarıda tutulursa,hastanın
şikayetleri geçer. |
|
VENTRİKÜLER SEPTAL DEFEKT(VSD) |
Kalbin karacıkları arasındaki bölmede açıklık vardır.Kan sol
kulakçıktan sağ kulakçığa geçmektedir.Nefes darlığı ve çabuk
yorulma vardır. |
|
WOLF PARKİNSON WHİTE(WPW) |
Kalbin elektrik ileti sisteminde meydana gelen aksama sonucu
oluşur. |
KALP
DAMAR SİSTEMİ HASTALIKLARI
Kalp damar
sistemi hastalıklarında ve diğer doğal ürünlerin kullanımında
her zaman akılda bulundurulması gereken belli başlı hususlar
şunlardır;
1-Dolaşım sisteminin bir pompa görevi gören kalp ve uçlara
erişimi sağlayan damarlardan oluşmuş kapalı bir sistem olduğu
göz önüne alınırsa, bu fonksiyonların zayıflaması ve durmasının
hayati önem taşıdığı daha kolay anlaşılabilir.Bu nedenle kalp ve
dolaşım sistemi hastalıklarının kısa süreli bile olsa bu
fonksiyonu bozmaması temel hedef olmalıdır.
2-Damarlarda tıkanıklıklara neden olan en önemli risk damar
içinde oluşan yağlanma sonucu oluşan plakların zaman içinde
büyümesi ve damar lümenini daraltması , sonuçta tamamen
kapanmasına neden olmasıdır.Bu durumun oluşmasında en önemli
faktör ise , kişinin kan dolaşımında bulunan yağ miktarının
normalin üzerine çıkmasıdır.Laboratuar olarak kolesterol ve
lipit düzeyleri yüksek olan kişiler en büyük risk grubunu
oluşturmaktadır.
Yapılan çalışmalar tabiatta doğal olarak bulunan omega yağ
asitlerinin kolesterol ve lipit düzeylerini düşürmek konusunda
başarılı olduğu sonucunu ortaya koymuştur.En zengin omega
kaynakları ise başta balık olmak üzere ,fındık ve cevizdir.Ancak
balıklar üzerinde yapılan çalışmalar da elde edilen sonuç ise,
derin deniz balıklarının en yüksek oranda omega içerdiğini
ortaya koymuştur.Sonuçta bu tür hastalara omega içeren ürünlerin
tavsiye edilmesi uygun görülmektedir.
3-Bir diğer önemli kalp damar hastalığı ise “HİPERTANSİYON”
olarak bilinen damar içi basıncın normalin üstüne çıkması
tablosudur.Hipertansiyonun %95 sebebi tespit
edilememektedir.Dolayısıyla bu tür hastalarda sebep ne olursa
olsun ilk hedef damar içi basıncı düşürmek , yani
“HİPERTANSİYON” tablosunu ortadan kaldırmaktır.
Bu
konuda en önemli faktörlerden birisi uygulaması olarak
bilinmektedir.Endotel hücrelerini yenilemesi ve fonksiyon
göremeyen hücrelerin yerine fonksiyonel hücrelerin oluşturulması
şeklinde etki göstermektedir.Böylece oluşan hücrelerin esneme
kapasitesi daha yüksek olmakta ve oluşmuş yüksek basıncı
esneyerek tolere edebilir gelişimini sağlamaktadır.Bununla
birlikte en önemli tansiyon düşürücü etkenlerden birisinin
sarımsak olduğu bilinen bir gerçektir.Bu tür hastalara sarımsak
içeren ürünlerin tavsiyesi uygun görülmektedir.
4-Stress
gibi psikolojik bozukluklara bağlı olarak ortaya çıkan dolaşım
sistemi hastalıklarında ise , bitkisel çayların kullanımının
yararlı belirtilmekte ve önerilmektedir.
5-Kalp dolaşım sistemi, “serbest radikal” olarak bilinen ve
insan vücuduna dış ortamdan giren ve zarar veren maddelerden de
fazlasıyla etkilenmektedir.Serbest radikallerle mücadelede en
önemli maddelerin başında da C vitamini gelmektedir.bu tür
şikayeti bulunan ya da risk altındaki kişilere C vitamini
takviyesi ileri dönemlerde ortaya çıkma ihtimali bulunan
hastalıklara karşı korunmak anlamında etkili olabilmektedir.
CİLT
HASTALIKLARI
CİLDİN
YAPISI
Konuya öncelikle cilt bakımımız ve cilt sağlığımızın korunması
yaklaşımıyla bakmak gerekiyor.Bu anlamda cildimizin yapısının
tanınması önem kazanıyor ve yine sloganımız “güzellik sağlıktan
geçer”…Cildimizin Sağlığını Maksimum Koruyalım başlığı altında
ayrıntılara bakınız lütfen…
Bunun en büyük sebebi , uzun yıllardır bu bitkinin nemlendirici
etkisinin ve taşıyıcı özelliğinin biliniyor olmasıdır.Bu
nedenlerle yıllardır kozmetik sanayiinde kullanılmaktadır;estetiysenler,derin
dokulara ulaştırmak istedikleri aktif maddeleri .Bu açılardan
değerlendirildiğinde,değişik cilt hastalıklarında kullanımında
üzerinde durulması gereken noktalar şunlardır;
1-
Pek çok cilt hastalığın temelinde diğer sistemlerden kaynaklanan
patolojiler yer almaktadır.Dolayısı ile bu tür hasalıklarda
sadece bölgesel uygulamalar yeterli olmamakta ,hastalığın
oluşumuna neden olan faktörlerle de mücadele kaçınılmaz
olmaktadır.Dolayısı ile bölgesel uygulamanın yanında , sistemik
uygulamalarda da bulunulması gerekmektedir.Sistemik etkileri göz
önünde alındığında , cilt hastalığı bulunan kişilerin ağız
yoluyla .
2-
Cildimiz epitel hücrelerinden oluşmaktadır.bu yapıda yer alan
mikroskopik kanallar ise dış ortam ile iç ortam arsında bağlantı
sağlamaktadır.Kanalcıklar aracılığı ile cilt altı dokularına
iletilmesi optimum faydanın temini için büyük önem
taşımaktadır.bu sebeple , özellikle mikropartikül spreyleme
özellikle önerilmektedir.spreylemeyi takiben krem şeklinde
uygulanması hem etkinin daha güçlü ve daha kısa zamanda
oluşmasını sağlamakta, hem de kullanılan krem miktarını
azaltmaktadır.
3-
Cildimizin bir diğer önemli hastalık grubunu da alerjik
hastalıklar oluşturmaktadır.Alerjiye neden olan ve organizma
tarafından salgılanan “histamin” adındaki madde üzerinde
etkisinin bulunduğu bilim çevrelerince bilinmektedir.Ek olarak
arı poleninin kullanımı ile de bu tür alerjik hastalıklarda
olumlu sonuçlar elde edilebilmektedir.
4-
Sedef (psoriasis),ekzema gibi bazı cilt hastalıklarının
oluşumunda , sentetik özellikler gösteren maddelerin cilt ile
temasının önem taşıdığı ,bu temasın kesilmesi ile bu tip
hastalıklarda gerileme olduğu bilinen bir gerçektir.Bu sebeple
,bu tür hastalıkları bulunan kişilerin günlük hijyen ve
temizliklerinde doğal nitelikli ürünleri kullanmaları,sentetik
özellik gösteren maddelerden uzak durmaları önerilmektedir.Bu
kapsamda sabun ,şampuan,saç kremi,ve banyo jeli en önemli
faktörlerdir.Aynı şekilde hastaların çamaşırlarının yıkanmasında
kullanılan deterjanın da doğal nitelikli bir ürün olması
önerilmektedir.
5-
Yapılan çalışmalar , enfeksiyonla birlikte seyreden cilt
hastalıklarında, ilave olarak , arı propolisinin kullanılmasının
faydalı olacağı sonucunu ortaya koymaktadır.Bu kapsamda , hem
lokal hem de sistemik propolis uygulaması faydalı sonuçlar
verebilmektedir.
6-
Peeling anlamında da olumlu etkileri gözlenebilmektedir.Bu tür
ajanların jeli ile birlikte kullanımı sayesinde , dokuda
yumuşama meydana gelmekte,sonuçta sorunsuz bir Peeling
uygulaması gerçekleşebilmektedir.
7-
Stress gibi psikolojik bozukluklara bağlı olarak ortaya çıkan
cilt hastalıklarında ise elde edilen bitkisel çayların
kullanımının yararlı olduğu belirtilmekte ve önerilmektedir.
8-
Diğer cilt lezyonlarında bir diğer etkisi de skar dokusu
oluşumuna engel olmasıdır.Her hangi bir sebeple deri deri
bütünlüğünün bozulması ve yaralanma durumlarında , bazal
hücreler 24-48 saat içerisinde travmaya uğrayan bölgenin
epidermis tabakasına göç etmekte ve geçici bir “örtü”
oluşturarak yaralı bölgeyi örtmektedirler.Bundan sonraki aşamada
ise , bu bölgeyi dış etkenlere karşı korumak amacı ile
keratenize bir doku oluşumu (skar dokusu) başlamaktadır.Bazal
hücrelerin bölgelere göç etmesi ile birlikte yeni epidermisin
oluşumunu tetiklemekte ve çok kısa sürede hücrelerin
proliferasyonu ile yaralı bölgenin kapanmasını
sağlamaktadır.Dolayısı ile skar dokunun oluşumu için gereken
süre içerisinde normal epidermal yapı oluşmaktadır.Sistemik ve
lokal uygulamalar önem taşımaktadır.
9-
Güneş yanıkları ise koruyucu etkisi bulunmaktadır.Ancak bu
koruma , diğer güneş kremleri gibi ,deri ile ultraviyole ışını
arasında bir bariyer ya da koruyucu tabaka oluşmak şeklinde
değildir.Güneş yanıkları, ultraviyole ışınlarının direkt etkisi
ile oluşmakta,eğer cilt kuru ise çok daha kısa zamanda çok daha
şiddetli yanıklarla karşımıza çıkmaktadır.İleri derece
nemlendirici özelliği bulunması sebebi ile ,cildin kurumasına
engel olmakta ,böylece güneş yanıklarına karşı cildi
korumaktadır.
Chicago ve Detroit’te (University of Chicago Hospital , Wayne
State University-Detroit) John P. Heggers Ph.D. ve Martin C.
Robson MD tarafından gerçekleştirilen çalışmalarda ,içeren
kremlerin termal yanıklarda kullanımı ile ,yanığın etkisinin
ortadan kalktığı ve hasarlı derinin tekrar canlılık kazandığı
gözlenmiştir.Dr. Heggers tarafından hazırlanan raporda,yanığa
bağlı oluşan hasarın uniform olmadığı,hasarlı dokunun orta
kesiminde ısının daha yüksek olmasına bağlı daha fazla zarar
oluştuğu,bu bölgedeki proteinlerin kaogülasyonu ile deri
dokusunun öldüğü,yaralı bölgenin merkezinden kenarlara doğru
gidildikçe,hasarın azaldığı ancak 24-48saat içerisinde uygun bir
yöntem kullanılarak tedavi gerçekleştirilmezse ,burada da deri
dokusunun öleceği ve bu bölgeye prostaglandinler ile
trombaksanların göç edeceği belirtilmektedir.Raporun sonuç
bölümünde ise trombaksan oluşumuna engel olduğu ve doku
iyileşmesini hızlandırdığından söz edilmektedir.
ÇALIŞMA RAPORU ÖZETİ:
Sedef
hastalığında kullanımı ile ilgili yapılan bir çalışmanın özeti
aşağıda yer almaktadır;
Bir
çift kör ,plasebo kontrollü çalışmanın amacı ,Psoriasis Vulgaris
hastalarının tedavisinde hidrofilik krem formunun klinik
etkinlikve toleransının tespitine yöneliktir.60 adet (36
erkek/24 bayan;ortalama 25,6)hafif ve orta düzeyde kronik plak
tip psoriasis’i bulunan ve PASI ( Psoriasis Area and Severity
Index) değeri 4,8 ile 16,7(ortalama 9,3)olan hastalar
rastlantısal yöntemle iki paralel gruba
ayrıldı.Hastaların,hastalık öyküleri ortalama 8,5 yıl idi(1-21
yıl).Hastalar,kremlerini,evlerinde haftanın beş günü ,günde 3
kez,lezyonların üstünü kapatmamak şartıyla kendileri
uyguladılar.Maksimum aktif tedavi süresi 4 hafta
oldu.Hastalar,haftada bir kez kontrole alındılar ve
lezyonlarında belirgin küçülme,eritemde azalma ile sonuçlanan
deskuamasyon,infiltrasyon ve PASI değerinde azalma görülen
hastalar iyileşmiş olarak değerlendirildi.Tedavi tüm hastalar
tarafından iyi tolere edildi ,ilaca bağlı hiçbir olumsuz belirti
gözlenmesi ve tedaviyi bırakan hasta olmadı.Çalışmanın sonucunda
kullanan 30 hastadan 25 ‘inde iyileşme gözlendi(% 83,3).
GİRİŞ:
Psoriasis
,çok yaygın,enfeksiyöz olmayan,enflamatuar,iyi tanımlanmış,gümüş
beyazı renkte eritömatöz plaklarla karakterize , çıkarılmaya
çalışıldığında kanamaya meyilli(Auspitz bulgusu) bir cilt
hastalığıdır.Hastalık tüm kütanöz dokuları tutabileceği gibi
,sıkılırsa diz ve dirsek ekstensör yüzleri ,kafa ve sakral
bölgede görülür.Hastalığın oluşumu ;travma,Köbner fenomeni,stres
ve genetik predispozisyona bağlı olabilir.Kadın ve erkeklerde
eşit oranda görülmekle birlikte,beyaz ırkta daha yaygındır.En
sık görüldüğü yaş grubu ise, 5-25 yaşları arasıdır.
Psoriasis’in
etkin ve başarılı bir tedavi yöntemi bulunmamaktadır.Uygulanan
tedaviler hem tam başarılı olmamakta hem de sıklıkla yan etkiler
oluşmaktadır.Lokal ya da sistemik uygulanan tedaviler arasında ,coal
tar,anthralin,calcipotriol,kortikosteroidler,foto-kemoterapi(Puva,uzun
dalga boyundaki UV uygulaması),retinoidler,methotraksat ve
hidroksiüre,siklosporin gibi diğer sitostatik ajanlar
sayılabilir.
HASTALAR
VE METOTLAR:
Seçilen 60
hastada teşhis,biyopsi ve klinik olarak karakteristik gümüş
beyazı eritömatöz psöriatik plakların tespiti ile
konmuştur.Testten önce , tüm hastalar rutin laboratuar
analizlerinden (hematoloji,kan sayımı,idrar analizi,gebelik
testi,kronik plak sayıları ve demografik özellikleri)
geçirildiler.Testten önce ve sonra tüm hastalardaki birer
lezyondan %1 Lidokain anestezisini takiben 6 mm ‘lik biyopsi
örnekleri alındı ve hemotoksilen eozin ile boyandı.Son üç ay
içerisinde sistemik steroid,sitotoksikler,beta bloker
kullananlar ile ,ültraviyole ışınlaması uygulanan
hastalar,epilepsi,farklı tipte psoriasis’i bulunanlar,hamile ve
emzikli anneler çalışma kapsamı dışında tutuldular.
Hastaların
test süresince suda yıkandığı zaman temizlenebilen pomat
kullanmalarına izin verildi.Ekstresi,daha önce yapılan benzer
çalışmalardaki şekilde hazırlandı ve mineral yağı ile
hintyağının taşıyıcı olarak kullanıldığı hidrofilik krem
içerisinde ağırlık olarak % 0,5 oranında ilave edildi.Karşılık
gelen plasebo kremine.Preparatlar bir haftalık kullanım için
hazırlandı ve hastalara nasıl uygulanacağı (lezyonların üstüne
örtmeden ve gün ışığına çıkartmadan) anlatıldı.Çalışma 4
haftalık aktif tedavi ile sınırlandırıldı.İlk 16 hafta
içerisinde hastalar haftalık kontrollerden geçirildiler,daha
sonra,8 ay süreyle ayda bir kontrole alındılar.
SONUÇLAR:
Hastalar,genel anlamda uygulamayı iyi tolere ettiler ve
çalışmayı yarıda bırakan hasta olmadı.Hastaların tamamı etkinlik
çalışması için uygun konumlarını korudular.Tüm hastalar 4 hafta
süren aktif tedavi planı içine alındılar.Bu süre içerisinde,eritemde
gerileme ile devam eden deskuamasyonda belirgin azalma psöriatik
lezyonların tamamen rezolüsyonu ya da gözle görülür gerileme
olması ile sonuçlanan infiltrasyon bulguları kaydedildi.Teste
alınmadan önceki hastalık süresi ortalama 8,5 yıl idi(1-21
yıl).4 haftalık aktif tedavinin sonunda , 27/60 (%45) hasta (18E
/ 9K ) ile psöriatik plakların %46.7 ‘sinde (356/762 ) iyileşme
gözlendi.PASI değerindeki ortalama düşüş ise 9,3 ‘ten 2,2 ‘ye
gerileme şeklinde gözlendi.
Yapılan
uygulamada elde edilen başarı (25/30 , %83.3) , plasebo
uygulamasından (2/30 , %6.6)çok daha iyiydi.Aktif gruptaki
kronik plak iyileşme oranı da çok daha üstündü (328/396 ,
%82.8’e karşılık 28/366,%7.7).Tam kan sayımı idrar analizinin de
dahil olduğu periyodik laboratuar test sonuçları normal limitler
içinde kaldı.İyileşme gözlenen lezyonların patolojik
incelenmesinde,epidermal akantosis,parakeratosis,papiller damar
incelmesi ve enflamatuar infiltrasyonda azalma olduğu gözlendi.4
haftalık süre içerisinde , 60 denek 100’er gr’lık 245 tüp
kullandılar.Hiçbir hastada ilaca bağlı lokal ya da sistemik bir
yan etki gözlenmedi,hipersensitivite ya da dermatit olgusuna
rastlanmadı.
TARTIŞMA:
Bu çalışmanın en önemli sonuçlarından birisi ,Psoriasis Vulgaris
tanısı alan hastalarda ekstresinin %0,5 ‘lik kreminin psöriatik
plakların gerilemesine ve hastaların iyileşmesine neden
olduğunun tespit edilmiş olmasıdır.Hastalarda hiçbir olumsuz
etki ya da yan etki gözlenmemiştir.Test süresinde denekler
normal yaşantılarını sürdürmüşlerdir.
Psoriasis
tedavisi ile ilgili yapılan bir başka çalışma (Lebwohl ve
arkadaşları, 1995), hastaların %70’inin tedavide tropikal
uygulamayı tercih ettiklerini göstermiştir.Bununla birlikte ,
günümüzde yaygın olarak uygulanan tedavi yöntemleri supresif
etki göstermekte,hastanın genel durumunu etkilemektedir.Bu
yöntemler arasında en sık kullanılanlar; Cyclosporin,calcipotriol,retinoids,dithranol,ve
coal tar’dır.Cyclosporin,nötral bir siklik peptid özelliği
göstermektedir ve hücrede immün cevabın baskılanması üzerinde
etkilidir.Epidermal hücreler üzerindeki bu etkisi ile psoriasis
hastalarında kullanılmaktadır.Ellis ve arkadaşlarının 1995’te
yaptıkları bir çalışma , 4 ay boyunca3 mg/kg günlük doz
Cyclosporin uygulamasının % 57 vakada psöriatik plakları
gerilettiğini veya tamamen geçirdiğini ortaya koymuştuk.Ancak ,
psoriasis üzerinde bu kadar etkili olan Cyclosporin
uygulamasının özellikle böbrek fonksiyonları üzerindeki olumsuz
etkileri ,yüksek tansiyon ve nefrotoksisite yan etkilerinin
bulunduğu da unutulmamalıdır(Koo 1995).
Calcitrol
preparatları da hücre proliferasyonunu ve epidermisteki
başklaşımları yavaşlatmaktadır.Smith ve arkadaşlarının 19988
yılında 17 denek üzerinde 6 hafta süren çalışmaları ve Perez ve
arkadaşlarının 1995 yılındaki 4 çocuk üzerinde 8 haftalık
uygulamaları , psoriasis vakalarında Calcitrol’un etkinliğini
ortaya koymuştur,ancak bu madde de hiperkalsinüri ve
hiperkalsemi yapma özelliklerini taşımaktadır.
Calcipotriol
, calcitriol’ün bir sentetik analoğudur,ancak hiperkansinüri ya
da hiperkalsemi riski bulunmamaktadır.Kragballe,1989 yılında,50
hasta da tropikal Calcipotriol uygulaması ile % 88 başarı elde
etmiştir.Ancak 5 hastada fasial dermatit yan etkisi olmuş ve 4
vaka tedaviyi terk etmiştir.1994 yılında ise,Mozzanica,20 hasta
üzerinde 6 hafta süreyle tropikal calcipotriol uygulamış ve % 85
( 17/20 ) başarı elde etmiştir.2 vakada lokal yan etki
gözlenmiştir.
Retinoid ise
, A vitamininin bir derivesidir.Genellikle,kalın,hiperkeratotik
psoriasis lezyonlarında kullanılmaktadır.Retinoid’e bağlı yan
etkiler ise ;teratojenik özellik,pruritus,ciltte,dudaklarda ve
vajende genel kuruluk ve kan lipitlerinde yükselmedir.
Dithranol (Anthranil
) , granülosit fonksiyonlarını ve DNA replikasyonunu inhibe
etmektedir.İrritan bir madde olan Dithranol , normal deriyi
boyama özelliği göstermektedir ve uygulaması tıbbi kontrol
altında yapılmalıdır.Psoriasis’in topikal tedavisinde kullanılan
bu yöntemler ile , bu çalışmada kullanılan yöntem
karşılaştırıldığında ,4 hafta da başarılı sonuçlara ulaşılmasını
sağladığı ve hiçbir yan etki oluşturmadığı sonuçları elde
edilmektedir.
Psoriasis
hastalığı,dermisteki keratinositlerin hiperproferasyonu sonucu
oluşmaktadır.Yağ içermeyen bir madde olup, deri ve daha derin
dokular tarafından absorbe edilebilmektedir.Yapısında
,antialerjik,antipruritik ,yara iyileştirici,antienflamatuar
özellik gösteren aminoasitler bulunmaktadır.Bu çalışmanın
sonuçları ekstresinin kapatıcı özellik göstermesi,deriyi
nemlendirmesi ve yanı zamanda,epidermiste plak oluşumunu
sağlayan hücrelerin proliferasyonunun inhibe edilmesi şeklinde
etki yaptığı fikrini ortaya çıkartmaktadır.
Bu kapsamda
muhtelif cilt hastalıkları ve tanımlamaları şu şekilde
özetlenebilir;
|
HASTALIK |
TANIMLAMA |
|
AKANTOSİS |
Deriyi oluşturan Epidermis tabakasının kalınlığının
normalden daha fazla olması.hücre sayısının artması ya da
hücrelerin normalden daha büyük yapıda olması durumudur. |
|
AKNE |
İltihapla karakterli folliküller. |
|
AKNE VULGARİS |
Yağ bezelerinin büyümesi hastalığıdır.Yağ bezeleri buluğa
kadar çok az salgı yaparlar.Kadınlarda menopoz dönemine
girince , erkeklerde biraz daha ileri yaşlarda azalmaya
başlar. |
|
ALBİNİZM |
Deri ,saç ve gözlerde pigment eksikliği ile ortaya çıkan
konjenital bir hastalıktır.Melanin pigmentinin oluşundaki
metabolik bozukluğa bağlı olarak gelişir. |
|
ALOPESİ |
Saç dökülmesi durumudur.Kalıtsal olabileceği gibi ,sonradan
da gelişebilir.Saçlı derinin tamamında olabileceği gibi daha
lokalize yerleşimlide olabilir.Bazen saçlı deri dışında
,vücutta kıl dökülmesi ile de karşımıza çıkabilir. |
|
BEHÇET HASTALIĞI |
Gözde iridosiklit,genital ülserasyon ve ağızda aft ile
karakterli bir hastalık. |
|
CÜZZAM |
Bkz. Lepra |
|
EKZEMA |
Sebebi tam olarak bilinmeyen bir cilt hastalığıdır.Ciltte
yara oluşumu ile kendisini belli eder. |
|
ERIZIPEL |
Ağrı,yanma ve ateşle karakterize ,derinin beta hemolitik
streptokok enfeksiyonudur.Genellikle burun ve yanak
bölgesine yerleşir. |
|
ERYTHEMA NODOSUM |
Sebebi tam olarak bilinmemektedir.Bazı enfeksiyonlara bağlı
olarak gelişir.İlaç hassasiyeti sonucu da oluşabilir.Lösemi
ya da Ülseratif kolit sonrası da görülebilir.Bacakların ön
yüzünde kırmızı nodüllerle karakterizedir.Birkaç hafta
içerisinde kendiliğinden kaybolurlar.Kadınlarda erkeklere
oranla daha sık görülür. |
|
FRENGİ |
Bkz. Sifiliz |
|
HEPRES SİMPLEKS |
Virütik bir enfeksiyon söz konusudur.enfeksiyonun
iyileşmesi sonrası kişi taşıyıcı konumuna gelir. |
|
HERPES ZOSTER |
Virütik bir enfeksiyondur.İlk bulgular ağrı ve duyu
bozukluğudur.Genellikle göğüs sinirlerinin tutulumu görülür. |
|
LEPRA |
Daha çok deri ve sinir sistemi tutan,nadiren göz,testis gibi
organlara da yerleşebilen kronik bir enfeksiyon
hastalığıdır.Kaş ve kirpiklerde dökülme ile kendisini
gösterir. |
|
LICHEN PLANUS |
Simetrik dağılım gösteren ve genellikle el
bilekleri,kalçalar,penis ve bacaklarda görülen bir
hastalıktır.Asabi kişilerde yaygındır.T hücre aktivitesi
alerjik kökenli olabileceğini düşündürmektedir. |
|
LUPUS ERİTAMATODES DİSSEMİNATUS |
Eklemleri ve deriyi tutar.Yorgunluk,iştahsızlık,düzensiz
ateş yükselmeleri,adale ağrıları ile başlar.Yüz derisinde
kelebek kanatlarını andırır görünüm vardır. |
|
PSORİASİS |
Sebebi bilinmeyen,nükslerle seyreden,ömür boyu süren bir
cilt hastalığıdır.Genellikle bir stress olayıyla
başlar.Üzeri sert kırmızı ya da beyaz yaralar şeklinde
ortaya çıkar.En sık dirsek ve dizde görülmekle birlikte
vücudun her yerinde yerleşebilir. |
|
SEDEF HASTALIĞI |
Psoriasis |
|
SİFİLİZ |
Cinsel ilişki ile bulaşan bir hastalıktır.Gebe kadından
çocuğuna da enfeksiyon geçişi olur. |
|
YILANCIK |
Erizipel |
|
ZONA |
Herpes Zoster |
KADIN
DOĞUM HASTALIKLARI
Kadınlarda,erkeklerden farklı olarak her ay tekrarlanan bir
hormonal değişim tablosu bulunmaktadır.Bu hormonal dalgalanmanın
bir uzantısı olarak , her ay bir kez adet kanaması
görülür.Normalde bu kanama 1-7 gün sürer ortalama 35 ml kan
kaybı söz konusu olur.Gebelik ve doğum olayları da yine hormonal
değişimlerin büyük rol oynadığı durumlardır.
Belli başlı
jinekolojik hastalıklar aşağıda özetlenmiştir;
|